10.30.2008

AKPARTİ KAPATMA DAVASI GEREKÇELİ KARAR- BÖLÜM 6

Sonra, yine iddianamede, bizim, dinî referanslar gösterdiğimiz iddia ediliyor. Peki, nede dini referans göstermişiz? Hangi eylemde, hangi işlemde dini referans alarak biz düzenleme yapmışız, bunlarla ilgili herhangi bir şey yok. Onun için, bazı iddialar böylece delil olmadan oluşturuluyor. Aslında burada yapılmak istenen şey, bir imaj oluşturmak, delil olmasa bile bir genel değerlendirmeyle bunların hepsi aynı kategoridendir, bunların hepsi aynı familyadandır demeye getiren ilgili ilgisiz bir değerlendirme yapmak suretiyle bir imaj oluşturmaya çalışıyor ve bir kısım açıklamalarda cümleler yer değiştirerek veya kelimelerin yerleri değiştirilmek suretiyle yapılmış bazı ithamlar var. Mesela bunlardan bir tanesi şu: Yeni Şafak ve Milliyet com.tr’nin haberlerinde var. Sabah Gazetesi 17/9/2005 tarihinde Erdal Şafak, “Baykal’la Yararlı Bir Ufuk Turu” başlıklı haberin Başbakanla hiçbir ilgisi yok. Orada bir iddia var. Şimdi, orada şu: Habere göre, Sayın Erdoğan diyor ki: “Herkesi yaratan Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. Üst ortak paydada birleşerek el ele vereceğiz iken, hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır, ayrıma ne gerek var. O üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz.” Şimdi, bu çok önemli, yani “o üst ortak payda.” Nedir o üst ortak payda? Hepimizi yaratan Allah, burada dinî bir anlam yükleniyor ve orada birleşiyoruz. Halbuki Sayın Başbakanın bugüne kadar yaptığı sayısız açıklama var, televizyonlarda var, basında var. Din üst kimliktir tarzında bugüne kadar hiçbir yerde bir tek ifadesi yok. Tam tersi her defasında vurguladığı şey, hepimizin birleşeceği Anayasal vatandaşlıktır. Anayasanın 36’ncı maddesindeki Türk vatandaşlığı kavramına hep vurgu yaptığı hâlde, burada cümleler yer değiştirmek ve olmayan bir kısım şeyler ilave edilmek suretiyle bir delil oluşturulmaya çalışılıyor.
Şimdi, yine onunla ilgili bir başka şey var: “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O üst kimlik ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” cümlesi haberde, metnin ilk cümlesi olduğu hâlde, iddianamede son cümle olarak yer alıyor. Böyle olunca da tabiatıyla bir metni değerlendireceksek bütünüyle bakıp değerlendirmek lazım. Oradan o cümleyi, buradan bu cümleyi getirip koyduğunuzda işte böyle bir tablo çıkar karşımıza, bu da ithama konu oluyor.
Ayrıca, AK Parti Genel Başkanının, 19 numaralı iddia, iddianamede 36’ncı sayfada, belli bölümleri belli metinlerde, diğer bölümleri başka metinlerde yer almasına karşın, derleme yoluyla İddia Makamınca, sanki Başbakan konuşuyormuş gibi ona izafe ettiği özgün bir metin oluşturuluyor. Nitekim 19 numaralı ekte birinci sayfa olarak yer alan 9/5/2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden herhangi bir pasaj alınmamış, yine ekte 2 nolu sayfa olarak yer alan 9/7/2005 tarihli Milliyet Gazetesinin sondan ikinci paragrafı aynen alınmış. Bu alıntı ekte 3’üncü sayfada yer alan metinden birbirini izlemeyen pasajlar üç nokta konmaksızın ve birbirini izliyor görüntüsü içerisinde iddianameye verilmiştir. Bulmaca çözer gibi bir metin, bunu çözmeye çalışıyoruz.
Şimdi, bir başka husus: AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 31 numaralı iddia, iddianamede 41, 42. Basında yer alan ve siyah harflerle yazılı olan “İngiltere, ağırlıklı olarak Hristiyan ülke olmasına karşın, kamu kurumlarında başörtülü insanların çalışabildiğini ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında başörtülü çalışmadığını, başörtüsünün insan hakkı olduğunu, türban konusunda toplumsal mutabakata önem verdiklerini” ibarelerinden oluşan cümleler Başbakana ait değildir, bunlar programdaki bir katılımcının Başbakana sorduğu sorudur. Başbakanın kullandığı cümle değil, soruyu soran bu cümleleri içeriyor ama haber söz konusu olduğunda bu cümleleri Başbakan söylemiş gibi oluyor. Öyle söyleyince de o zaman içinde belli kavramlar geçtiği için bir delil olarak sunuluyor. Bunlar programdaki bir katılımcının Başbakana sorduğu soru. Nitekim bu husus Anadolu Ajansı tarafından verilen haberde, “Başbakan Erdoğan, İngiltere ağırlıklı olarak Hristiyan ülke olmasına rağmen, kamu kurumlarında başörtülü insanların çalışabildiğini ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında başörtülü çalışılamadığını ifade eden bir katılımcının, bunu insan hakları bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine” Anadolu Ajansında da böyle. “Başörtüsü konusunun bir insan hakkı olduğunu” söyledi. Başbakanın söylediği budur biçiminde yer almıştır. Doğrusu da budur. Bunun CD’leri de var, bunu da ayrıca ekleriyle beraber size hem sunduk hem de bir defa daha sunarız.
Şimdi, İddia Makamı, Başbakanın söylediği bu sözleri söylemiş gibi göstermek suretiyle oluşturmuş bir delille Başbakanın kamuda başörtülü çalışmayı savunduğunu söylemeye çalışıyor, böyle bir noktaya getiriyor. Böyle bir açıklama yok. Bunun dışında başka yerde de, başka zamanda da bir açıklaması yok. Aksine Başbakanın, başörtülülerin kamuda çalışması gerekmediğini ifade eden sözleri var. Bununla ilgili olarak da zaten gerekli delilleri sizlere arz ettik.
Şimdi, Sayın Başkan, sayın üyeler; delil kategorisinde sunulan bir kısım hususlar var. Bunlar adli yargıda ve adli soruşturma sonucu verilmiş kararlar olduğu hâlde, İddia Makamı bunların hiçbirisini dikkate almıyor. Bu, doğrusu üzüntü verici bir husus. Neticede bir hukuki yargılama yapıyoruz. Hukuki yargılama yaparken dayanabileceğimiz en kuvvetli delil bizatihi yargının kendi verdiği kararlardır. O nedenle, Anayasa göre suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Anayasa ve yasalarımız suçüstü yakalanan bir kişiye dahi suçluluğu kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabit olmadıkça suçlu denilmesini yasaklamaktadır. Hukukumuzda mahkeme kararları herkes için bağlayıcıdır ve herkes, özüne katılsa da katılmasa da bunlara uymak ve bir işlem yapacaksa bu çerçevede yapmak mecburiyetindedir. Bununla ilgili dosyada pek çok eksik hususlar var. Şimdi bunlardan bir tanesi, hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı olan iddialar, kesinleşmiş mahkeme kararı var. Mesela bunlardan bir tanesi Niğde Ulukışla İlçe Teşkilatı İl Genel Meclisi Üye adayları Ali Uğurlu, Kâmil Ünal, Mustafa Burna ile ilçe belediye başkan adayı Ali Tekin hakkında 2004 yerel seçimlerinde kullandıkları “İktidarla el ele, 84 yıllık karanlığa son.” İddianamenin 103’üncü sayfası, içeren böyle bir slogan nedeniyle Ulukışla Cumhuriyet Başsavcılığı dava açıyor. Ulukışla Asliye Ceza Mahkemesi yaptığı yargılama sonucundaki 26/7/2005 tarih, 2004/93 esas, 2005/138 karar, kesinleşmiş mahkeme kararı. Burada, “Bu iddianın varit olmadığının, suçun sabit olmadığının, sanıkların amacının ilçenin geri kalınmışlığını ifade ederek hem mensubu oldukları ve iktidarda bulunan siyasi partinin kendilerine sağlayacağı kolaylıklardan faydalanarak ilçeye daha iyi hizmet edeceklerini ifade etmek, bu suretle oy toplamak hem de 2004 yılına kadar ilçede görev yapmış olan yerel yönetimleri eleştirmek olduğu anlaşıldığından müsned suçtan ayrı ayrı olmak üzere beraatlarına karar verilmiştir.” deniliyor, kesinleşmiş mahkeme kararı, numaralarını arz ettim.
Dinar Belediye Başkanı Mustafa Tarlacı, 2005 yılı Ramazan ayında teravi namazı kıldırdığı iddiası var ve bundan dolayı da özel işaret ve kıyafetleri usulsüz kullanma suçu nedeniyle cezalandırılması istenmiş. Dinar Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda beraat etmiş. Dinar Sulh Ceza Mahkemesinin 13/3/2007 tarih, 2006/2003 esas, 2007/86 karar.
Bir başka mahkeme kararı: AK Parti Ankara İl Gençlik Kolları Başkanlığının 2006 yılı Ramazan ayında Ankara’nın bir bölgesinde “Hoş geldin ya Şehri Ramazan” diyerek bir iftar çadırı açtığı ifade ediliyor. Bununla ilgili olarak Ankara Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinde, Siyasi Partiler Yasası’nın 117’nci maddesini ihlal ettiği iddiasıyla dava açılıyor ve yapılan yargılama sonucunda Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi, esas numarası 2006/366, karar tarihi ise 8/5/2007, bu davada beraat kararı veriyor suçun unsurları oluşmadığı için.
İkinci olarak, dosya numarası 2006/366, karar numarası 2007/152. Hakkında kesinleşmiş cumhuriyet başsavcılığı kararı olan iddialar var. Bunlardan bir tanesi, Adana eski milletvekili Abdullah Çalışkan’ın içinde “yeşil devrim” ifadeleri geçen konuşması. Bununla ilgili Adana Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatıyor ve sonunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar veriyor. Soruşturma numarası 2007/428, karar numarası 2007/51.
İkinci olarak, 19-21 Mayıs 1995 tarihinde, daha AK Parti diye bir parti yok, Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı ve Bilgi ve Hikmet Dergisinin 1995 tarihli 12’nci sayısında yayınlanan 21’inci Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye gündeminde İslam konulu konuşmasından dolayı Ömer Dinçer’le ilgili yürütülen bir soruşturma var. Bu da dosyada bir iddia olarak sürülüyor. Bunun üzerine, daha o zaman AK Parti yok. Bununla ilgili Erzurum Devlet… Sonradan yayınlanıyor bu, o zaman bu konuşma yapılıyor, aradan seneler geçtikten sonra o dergiden bir alıntı yapılmak suretiyle gündeme geliyor. Gündeme gelince Türk Ceza Kanunu’nun 146/2, 311, 312/1 ve 2’nci maddelerinden dolayı -Erzurum, o zaman Devlet Güvenlik Mahkemeleri faal- bir soruşturma başlatıyor savcılık. Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı 7/6/2004 tarih, 2004/128 esas, 2004/23 karar sayıyla takipsizlik kararı veriyor. “Bunları suç unsurlarının oluşmadığı anlaşılmakla müsned fiillerle ilgili olarak sanık hakkında takibat yapılmasına karar yoktur.” diyor.
2006 yılı Ramazan ayında Eyüp Sultan bahçesinde kurulan Ramazan Çadırına, demin söylediğim gibi, Eyüp Belediye Başkanının ismini ve afişleri astırttığı ve bununla ilgili tutanak tutulduğu. Demin yukarıda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine bir soruşturma başlatıyor Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı. Tarih ve numarasını arz ettim. Bu iddianın varit olmadığını bu soruşturma evrakından anlıyoruz.
Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Doktor Hamdi Döndüren tarafından yazılan “Delilleriyle Aile İlmihali” isimli kitabın dağıtıldığı iddiasıdır. Böyle bir iddia üzerine, evvela Belediye Başkanı Mehmet Demirci hakkında Tuzla Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatıyor ve bunun sonucunda, 2006/2083 soruşturma, karar numarası 2007/576, kovuşturmaya yer olmadığına karar veriyor. Ayrıca, bu dağıtılan ilmihal, Din İşleri Yüksek Kurulunun 14/9/2006 tarih ve 1002 sayılı kararıyla yayınlanmasında mahzur olmayan bir kitap. Dinî manada bir kısım bilgiler verdiği anlaşılıyor. Şimdi, Din İşleri Yüksek Kurulu resmî bir kurul, devletin resmî organı. Devletin bir organının, “Yayınlanmasında sakınca yoktur” dediği kitabı, bir başkası eğer kullanıyorsa, bunda bir suç olmaması gerekir. Esasen, zaten bu manada bir suç varsa, basın savcılıkları kendiliğinden harekete geçiyor. Kaldı ki burada dikkat çekici bir şey daha var: Bu kitap 1995’ten beri Kültür Bakanlığının bandrolü ile satılıyor. Şimdi, bir taraftan Din İşleri Yüksek Kurulunun kararı var, öbür tarafta da Kültür Bakanlığının bandrolü var.
Demin bahsetmiştim, Silivri Belediye Başkanının, Mehmet Âkif’in Safahat’ıyla ilgili, o vesileyle gündeme gelen konular. Bununla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yaptırdığı, soruşturma numarasını verdim, “takibata mahal yoktur.” diye zaten bir değerlendirme yapıyorlar.
Ayrıca, Kocaeli Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile ilgili hususları söyledim, onunla ilgili hem tekzip metni var hem mahkeme kararları var.
Şimdi bir başka şey daha var burada: Şimdi, iddianamenin 98 ve 99’uncu sayfasında “İlk ve ortaöğrenim çağındaki kız öğrencilere de türban serbestisi sağlanacağının işaretinin verilmesi” diye bir haber geçiyor. “Bu konuşma, Komisyon Başkanının, Sayın Cevdet Erdöl’ün, Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonunun toplantısında geçiyor.” diyor. Şimdi, gazetede böyle bir haber çıkıyor ama böyle bir haberin aslı yok, bu doğru değil ama iddia makamı da Meclisten tutanakları isteyip bunları sormuyor. Bütün bunlar yan yana geldiğinde asılsız bir kısım iddialar maalesef dosyada delil olarak sizlere sunulmuş vaziyette.
Şimdi, bir başka bölüm daha var bu delil kısmında. Tekzip edilen haberler ve yorumlar var. Şimdi, Sayın iddia makamı, eğer bir haber çıktı, bu tekzip edilmediyse onu sükûtu ikrardan kabul ediyor. “Bunu niye tekzip etmedin, aslı olmasaydı tekzip ederdin.” Şimdi, tekzip ediyoruz, o takdirde bu tekzipleri dikkate almıyor, bu tekziplere başka bir anlam yüklemeye çalışıyor. Ayrıca yorumlar var. Değişik kişiler yorumlar yapabilir. İnsanlar kendi bulundukları konuma göre, siyasi kanaatine göre, ideolojisine göre, anlayışına göre, kültür seviyesine göre her olayın şu veya bu şekilde yorumu mümkün. Şimdi, bu yorumlardan yola çıkarak bir delil ihdas edilecekse, bir yargılama yapılacaksa, bunun sağlıklı bir yargılama olması mümkün değil. Ama düzeltme ve cevap hakkı bir anayasal hak. Anayasaya göre, “Düzeltme ve cevap hakkı ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir. Düzeltme ve cevap yayınlanmazsa, yayınlanmasının gerekip gerekmediğine hâkim tarafından ilgilinin müracaat tarihinden itibaren en geç 7 gün içerisinde karar verilir.”
Kabul etmek gerekir ki Sayın Başkan, değerli üyeler; Türkiye’de yüzlerce mahalli veya Türkiye çapında gazeteler çıkıyor. Sadece bir medya grubunun 60’tan fazla yayın organı var. Hepimizin bunları takip etme imkânı yok. Eğer bir makam sahibiysek, belki basın müşavirlerimiz bunu takip edebiliyor. Bizim dahi atladığımız birçok haber oluyor, belki üç gün sonra, beş gün sonra bir başka yorumla veya vesileyle haberimiz oluyor. Eğer siz, sade bir vatandaşsanız veya elinizde böyle bir imkânlar yoksa Türkiye’nin neresinde ne haber çıkıyor bunu her zaman takip etmeniz mümkün olmadığı gibi, böyle bir mecburiyet altına sokmak insanları ne kadar doğrudur. Yani basın diyor ki ben yazarım, siz tavzih edin, tekzip edin. Bu ise, kişiyi durup dururken bir kısım zahmete, en azından zaman sıkıntısına sokuyor. Bu teknik bir konu olduğu için belki bir avukata gitmesi gerekecek, ona ücret ödeyecek vesaire dâhil. Ama buna rağmen, iddianamede ismi geçen arkadaşlarımız hassasiyet gösterip bu iddiaların doğru olmadığını, yazıldığı gibi olmadığını, gerçeğin bu olduğunu söylediği hâlde, bunlara itibar edilmiyor, ilk çıkan şekliyle, olanlara itibar edilmek suretiyle bunun üzerinden bir işlem yapılıyor, bir iddia ortaya konulmaya çalışılıyor. Mesela demin yukarıda ifade etmeye çalıştım. AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dinin birleştiriciliğine vurgu yapan bir konuşma yapıyor. Bunun dışarıda çarpıtılması üzerine, yanlış anlamaları giderecek bir tekzip, bir açıklama yaptığı hâlde, ilk şeklini alıyor, ondan sonraki kısma gelince iddianameye işin bu bölümü alınmıyor. Halbuki hukuken yapılması gereken, en objektif olanı, eğer inanmıyorsa bile bu tekzibe, bu tavzihe, ikisinin birlikte konulması lazımdı. Şimdi, birini kor, birini koymazsanız, o başlangıçta arz etmeye çalıştığım ceza muhakemesinin evrensel kurallarına aykırıdır. Bu tekzibe inanmıyor olabilirsiniz, kimsenin inanma mecburiyeti de yok, ama bir iddia serdediyorsanız, bunun karşıtı bir görüş de varsa, objektiflik adına, dürüstlük adına, oradaki anlamda söylüyorum, işlem dürüstlüğü adına onun da getirilip konulması gerekirdi, bunlar konulmuyor. Mesela AK Parti Genel Başkanının bir Alman dergisine verdiği demeç, bununla ilgili delilleri sunuyoruz. Almanya dönüşü uçakta gazetecilerle sohbet ederken Başbakan Erdoğan’ın Fransa’nın varoşlarında başlayan isyan eylemlerine ilişkin değerlendirmesi var. Ayrıca, Danimarka, Avrupa hareketi tarafından Kopenhag’ta düzenlenen Medeniyetler Arası İttifak, Türkiye’nin Rolü Konulu toplantıya katılan Başbakanın beyanları var. Bunlarla ilgili, Uşak ilinde yaptığı, eski Meclis Başkanı Sayın Arınç’ın “Ankara Kulisi Programında CNN Türk’teki yayınlanan açıklamaları, yine Sayın Arınç’ın, Türkiye Demokrasi Vakfınca Armada Otelinde düzenlediği toplantıyla ilgili, Mardin eski Milletvekili Nihat Eri’in… Bunların hepsi var, teker teker okuyup vaktinizi almak istemem. Bunların hepsini zaten eklerinde koyduk. Sadece bu kadar kişinin kendileriyle ilgili çıkan haberleri tekzip ettiğini, kamuoyunu bilgilendirmek adına gerekli açıklamaları yaptığını ifade zımnında söylüyorum.
Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in, 2006 Şubat ayında Star TV’de katıldığı programla ilgili, Show TV’de yayınlanan 17/1/2008 tarihli “Siyaset” isimli programda Ayşe Böhürler ve Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen diyalog, Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’nın Konya Gazeteciler Cemiyeti ziyareti sırasında söylediği sözler, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin’in değerlendirmeleri, İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde yaptığı konuşma, demin arz ettim, Sağlık İşleri Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl’ün komisyon değerlendirmeleri, bununla ilgili açıklamalar var. Eyüp Belediyesince 2005 yılında ÖSYM’nin yaptığı Kamu Personel Seçme Sınavıyla alacağı zabıta memurlarıyla ilgili çıkan haberler üzerine yaptığı açıklamalar, İbrahim Karaosmanoğlu, Kocaeli Belediye Başkanının, Isparta Belediye Başkanını Hasan Balaman’ın, Isparta Müftülüğü tarafından düzenlenen hafızlık taç giyme töreninde yaptığı değerlendirmeler, bu konularla ilişkin haberlerin basın ve yayın organlarında yanlış, eksik, gerçek dışı veya çarpıtılarak yer alması üzerine, ilgililer tarafından düzeltme ve cevap hakkı kullanılarak düzeltilmiş ya da tekzip edilmiş olduğu halde, bunların hiçbirisi iddianamede gözükmüyor.
Tabii partimizin sunduğu bu tekzip metinleri karşısında iddia makamının ya sunulan delillere itibar edip iddiasından sarfınazar etmesi gerekir ya da bunun aksini kanıtlaması gerekirdi. Bunları maalesef iddianamede göremiyoruz. Dolayısıyla, bu dava bakımından Anayasanın 32’nci maddesi, cevap ve düzeltme hakkı bizim bakımımızdan hiçbir ifade etmiyor demektir.
Burada temas edeceğim bir başka bölüm daha var Sayın Başkan, sayın üyeler: AK Parti kurulmadan önceki eylem ve beyanlar delil olarak kullanılmıştır. AK Partinin kuruluş tarihi tüzel kişilik olarak 14 Ağustos 2001’dir. Anayasanın 69’uncu maddesi açık; isnadın en erken başlama tarihi, partinin kuruluş günüdür. Çünkü henüz kurulmamış olan bir partiye herhangi bir isnat yapılamaz ve Anayasanın 69’uncu maddesindeki müeyyideler işletilemez. Bu nedenle, hak ve fiil ehliyeti 14 Ağustos 2001’de başlamış demektir. Bu, hem Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddeleri, 47/1, 49, Siyasi Partiler Kanunu’nun 8’inci maddesi. Bu nedenle, 14 Ağustos 2001 tarihinden önceki hiçbir eylem veya söylemin AK Partiye isnadı hukuken ve fiilen mümkün değildir. Fiilen mümkün değildir, çünkü ortada kendisine isnat yapılacak bir AK Parti yoktur. Hukuken mümkün değildir, çünkü hukuk devleti, bir tüzel kişiliğin mesuliyetini, hak ve fiil ehliyeti kazanmadan önceki bir tarihe götürmez ve götürülmesine de izin vermez. Ayrıca hukuk, başkalarının bir filenden dolayı bu fiille hiçbir ilgisi olmayan kişi veya tüzel kişilerin cezalandırılmasını istemez, buna da izin vermez. Buna rağmen, iddianamede önemli ölçüde 14 Ağustos 2000 tarihinden evvel sarf edilmiş bir kısım beyanlar varsa, fiiller varsa, eylemler varsa, bununla AK Parti arasında bir irtibat kurmaya çalışıyor. Şimdi, bu irtibatı kurarken kullandığı kavramlar irtibatın ötesinde çok ağır suçlamaları ihtiva ediyor. Mesela, “Emperyalizmin mandacı işbirlikçileri, Kurtuluş Savaşı yıllarında ulusun kurtuluş mücadelesini sekteye uğratan isyanların elebaşları, din taciri, molla, şıh, derviş, şeyh ve işbirlikçi mürteci zihniyet. İşgalcilerin en büyük yerli destekçisi sivil toplum kuruluşu İngiliz Muhripler Cemiyetinin Kurucusu Said Molla isimli bir mürteci. Mustafa Kemal’in ve tüm kuvayımilliyecilerin idamına fetva veren bir diğer mürteci Dürrizade Abdullah Efendi isimli şeyhülislam. İrticanın kendi ulusuna ihanetleri Kurtuluş Savaşı dönemiyle de sınırlı değildir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Şeyh Saidler Derviş Vahdetiler İngiliz altınlarının parıltısıyla ve şeriat devleti, hilafet çığlıklarıyla ayaklanmışlar, binlerce şehit kanı dökmüşler. Yakın tarihimizde din ve mezhep kışkırtmalarıyla gerçekleştirilen Malatya, Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas katliamları. İrticanın 1946 yılında çok partili rejime geçilmesiyle birlikte bazı siyasi partiler içine sızılarak faaliyetlerini sürdürmesi. İrticanın ilk defa 26 Ocak 1970 tarihinde bir siyasi parti olarak örgütlenerek Millî Nizam Partisi adıyla siyaset sahnesine çıkması. Millî Nizam Partisi ve onun devamı niteliğindeki diğer parti örgütleri Refah Partisi ile Fazilet Partisi laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış olması.”
Şimdi, bu ve benzeri bir sürü suçlamalar var. Şimdi, bununla bizim ne alakamız var? Ben de bu partinin mensubuyum. Şimdi onun adına savunma yapıyorum. Şimdi, bu iddialarla bizim ne alakamız var ki, tarihin bir döneminde. Biz, bu olayları tasvip eden açıklamalarımız olsa, bu olay doğrudur desek, bu olaylar yerindedir desek, bunlar doğru yapılmış, tasvip eden bir tek beyan yok. Şimdi, bu kadar ağır bir suçla bir partiyi suçlamak ne kadar hukukidir, ne kadar doğrudur. Şimdi, bunlar çok ağır bir itham, çok ağır bir iddia. Şimdi, biz kamuoyu önünde siyaset yapıyoruz, her şeyimiz açık. Bu çerçevede, eğer bu iddialar gerçekten varit idiyse, siyasete giren herkesin lehinde aleyhinde ne varsa bu kamuoyunun önüne dökülür. Siyasette gizli kapaklı çok fazla bir şey kalmıyor, bugün olmazsa yarın çıkıyor. Bunlar ise hiç geriye doğru dönük maalesef bizim tarihimizin asla tasvip etmediğimiz ki, dün Sivas katliamının yıl dönümü idi, bu vesileyle rahmetle anıyoruz ama bir idari zaaf olarak o önlenebilirdi, önlenemedi, o ayrı bir olay. Niye önlenemedi? Sivas gibi küçük bir ilde bu işler önceden önlenebilir olduğu hâlde, orada önemli ölçüde askerî birlik ve güvenlik güçleri olduğu hâlde, Türkiye bu tarihi faciayı hem içimizde hem de bizi dışarıda sıkıntıya sokacak tarzda bir sürü insanımız hayatını orada kaybetti. Şimdi, bunlarla AK Parti arasında ne illiyet rabıtası var ki bizi böyle suçluyorsunuz. Kaldı ki biz bunu hem kabul etmeyiz.
Şimdi, biz yüzde 47 oy aldık. Bunu övünmek anlamında söylemiyorum. Serbest seçimlerin sonucunda oy aldık. Bu milletin temiz kabiliyeti yok mu ki Derviş Vahdeti ile beraber olan, Atatürk’e karşı çıkan, irticanın merkezi hâline gelmiş bir partiyi bu millet fark etmiyor, temiz edemiyor, ayıramıyor ve buna rağmen bize getirip oy veriyor. Bu milleti de suçlamaktır aynı zamanda. Biz, bu iddiaları, parti kapatılır kapatılmaz o ayrı bir olay, bu onun ötesinde bir suçlamadır. Bunun ötesinde hepimizi zan altında bırakacak haksız bir suçlama. Bunu diyorsanız, delilini koymanız lazım buraya. Nedir o delil? Parti Genel Başkanının, yetkili organlarının veya üyelerinin, ne varsa hepsini dökmeye çalıştım. Bir açıklaması olur, bir beyanı olur, bu türlü bir çabası, bir faaliyeti, bir eylemi, bir etkinliği olur, buna parti göz yumar, bunu tasvip eder, arka çıkar, o takdirde denilir ki bu böyle bir irtibat kurulur. Kaldı ki, bu türlü olayların değerlendirilmesi hukukçuların işi değil, tarihçilerin işidir. Bu da zaten yapılıyor, yapılacak, zaman geçtikçe yeni bilgiler, yeni belgeler ortaya çıkacak ve ona göre de hep beraber tavır alacağız. Ama biz, bu olayları hiçbir zaman tasvip etmedik, bu olayları doğru bulmadık, bu olayların önemli bir kısmı biz hayatta değilken olmuş olaylar. Bırakın tüzel kişiliği, şahıslar olarak bile bu olayların yaşandığı dönemlerde biz çoğumuz hayatta bile değiliz. Dünyada olmadığımız dönemin olayları getirilip bir partiye mal edilirse, bu mantığı benim anlamam şahsen mümkün değil.
İkincisi: Kapatılan bir partiyle ilgili olarak bu bunun devamıdır, çünkü bunlar o partinin içerisinde idi, dolayısıyla orada kendi aralarında ihtilaf çıktı, şu oldu, bu oldu, dolayısıyla ayrıldılar, bu onun devamıdır demeye getiriyor. Bu doğru bir tespit değil, doğru bir değerlendirme değil, çünkü AK Parti farklı bir parti. Tabiatıyla bir parti kurulurken, daha evvel şu veya bu siyasi hareket içerisinde olmuş olanlar veya ilk defa siyasete girenler bir partinin çatısı altında buluşurlar. Türkiye’de siyasetin yerli yerine oturmadığını, Türkiye’de sık sık yapılan müdahalelerle siyasi dokunun bozulduğunu sabahleyin olabildiğince öz ifade etmeye çalıştım. Samimi kanaatimi soruyorsanız, eğer bu askerî müdahaleler olmasaydı, Türkiye iki ana damar olarak gidiyordu; Cumhuriyet Halk Partisi ve Adalet Partisi, kıyısından köşesinden de iki tane parti, böylece İngiltere’deki gibi esas itibarıyla iki partili bir sisteme doğru Türkiye giderken, yerli yersiz müdahaleler siyasetin dokusunu bozdu, siyasetin kimyasını bozdu. Onun için de hiçbir partinin bugün toplumsal hafızası geriye dönük çok geniş bir arşivi yok. Cumhuriyet Halk Partisi belki bunlar içerisinde en eskisi, o bile açılıp kapandıktan sonra o partide görev yapmış olanlar ayrıldı. Şimdi, eğer Sayın İddia Makamının bu mantığından gidersek, DSP’yi CHP’nin devamı gibi bir parti sayacağız veya Demokrat Partiyi Cumhuriyet Halk Partisinin devamı sayacağız, çünkü Cumhuriyet Halk Partisinde görev yapan rahmetli Bayar, rahmetli Menderes, Koraltan ve o partiyi kuranlar daha evvel Cumhuriyet Halk Partisi bünyesi içerisindeydi. Belli ki zaman zaman partiler içerisinde şu veya bu sebeple fikir ayrılıkları olabiliyor veya müdahalelerden sonra yeniden bir şekillenme, kapatmadan sonra yeniden şekillenmeler olduğunda insanlar bir siyasi çatı altında faaliyetlerini sürdüreceklerse, eskiden o partideydin, şimdi buraya geçtin, o zaman bu partinin devamı tarzındaki bir değerlendirme yapacaksak, o zaman, bu siyasi tarihimizin belli bölümlerini izahata gerçekten zorlanırız. Kaldı ki, AK PARTİ’nin -bir muhalefet partisi değil iktidar partisi- şu kadar zamandan beri yaptığı uygulamalarla, filanca yerden geldikleri dedikleri partinin görüşleriyle bir değerlendirme yaptığınızda birçok konuda ayrıştığını görürsünüz. Nitekim zaten onlar da bu partiyi suçluyor, siz diyor şöyle oldunuz, siz diyor böyle oldunuz tarzında burada ifade etmek istediğim, özellikle seçim zamanlarında birçok şey söyleniyor. Dolayısıyla bu parti farklı bir parti ama bu partinin içerisindeki bazı insanların geçmişte şu partide görev almış olmaları o partinin devamı anlamına gelmez ve o türlü bir değerlendirme bana göre hukuki de değil, siyasetin gerçeğine de uymuyor.
BAŞKAN – Sayın Çiçek, yeni bir bölüme geçecekseniz eğer on dakika ara vereceğim, hem siz de dinlenmiş olursunuz…
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK – Ben, bir iki cümle söyleyeyim, ondan sonra yeni bir bölüm…
BAŞKAN – Peki.
Buyurun.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK – Demin söyledim, parti kurulmazdan evvel, parti tüzel kişiliği siyasi hayatımızda yer almazdan evvel, başka şahısların yaptıkları eylemler var ya da bir kısım faaliyetler var, bundan dolayı partiyi suçluyor.
Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanı olarak atanan Kemal Öztürk’ün, “Rahmetli Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” adlı kitabı on beş sene evvel yayınlanmış, on beş sene evvel yayınlanmış bir kitap. Bu kişi Mecliste görev yapıyor diye, onun faaliyetinden dolayı da getiriliyor parti suçlanıyor.
Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in 1994 yılında yazdığı bir kitap var. O kitaptan dolayı da 1994, 1995’te zaten… 1994 yılında yazılmış ve aynı yıl Türkiye Günlüğü dergisinde yayınlanmış. 1994’teki bir yazıdan dolayı 2008’de AK PARTİ suçlanıyor, “Bu yazıyı yazan sizin partinizdedir, dolayısıyla siz bu türlü faaliyetlerin odağı hâline geldiniz.” demeye getiriyor.
Ömer Dinçer’le ilgili hususları söyledim.
Bundan sonraki bölümde, parti üyesi olmayanların eylem ve beyanlarını delil olarak Sayın İddia Makamının kullandığı bir bölüm var, müsaade ederseniz, bu kısma kaldığımız yerden devam ederiz.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Peki.
On dakika sonra toplanmak üzere ara veriyorum.
Kapanma Saati: 15.02
BAŞKAN – Sayın Çiçek, buyurun, kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK – Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, sayın üyeler; bundan sonraki bölümde temas edeceğim husus, parti üyesi olmayanların eylem ve beyanlarının delil olarak kullanılmış olmasıdır. Anayasa’nın 69’uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri parti kapatma nedenidir, söylemler hiçbir şekilde siyasi parti kapatma nedeni değildir. Parti üyesi olmayanların eylemleri veya söylemleri partiye isnat edilemez. Ancak iddianamede, bazı kişilerin parti üyesi olmadığı dönemlerdeki söylemlerinin delil olarak kullanıldığını görüyoruz. Mesela, AK PARTİ Genel Başkanı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 12 numaralı iddia, iddianamenin 31’inci sayfasında, geçmiş dönemlerde, 1994’te yaptığı bir konuşmayı, AK PARTİ yokken, bunu delil olarak sunuyor. 1994’ten bu tarafa aşağı yukarı on dört sene geçmiş. Zaten aradan geçen süre içerisinde bunun hesabı varsa hukuken yargıya verilmiştir, siyaseten hesabı varsa topluma verilmiştir ve on dört sene evvel şu veya bu şekilde söylenmiş bir beyanı bugüne getirmek suretiyle, eğer siz bunları bir suçlama konusu yapacaksanız, değişimi daha baştan sıkıyorsunuz demektir.
Biz kendi hayatımızda da gördük, birinci bölümde de açıklama yapmaya çalıştım. Dünya değişti, Türkiye değişti, hepimiz değiştik, değişmeyen çok fazla bir şey olmadı. Geçmişin özelleştirmecileri bugün devletleştirmeci oldu. Benimki gibi geçmişin millileştirmecileri bugün yabancı sermaye gelsin diye uğraşıyoruz. Bunları açık yüreklilikle söylemekte hiçbir mahzur yok. Geçmişte kim kimi neyle suçladı, şimdi hangimiz hangi pozisyondayız? Eğer siz, benim veya bir başkasının seneler evvel -o günün konjonktürünü, o günün siyaset anlayışını, o günün değerlendirmelerini, ne sayarsanız sayın- söylediği bir sözü hiç durmadan kişinin önüne getirip koyacaksanız, o takdirde, bu, hukuk felsefesiyle de bağdaşıyor değildir. Biz, ceza infaz sisteminde bile insanları topluma kazandırmaya çalışırken, siyaset adamlarına “Eskiden bunu söylediniz, bugün olduğu yerde kalın, hiç değişmeyin, aksi hâlde biz bunu sizin aleyhinize kullanırız.” diyorsak, bu, değişimin tabiatına da aykırı. Dolayısıyla Başbakanın bir iki konuşmasını almış. Dediğim gibi, bunun suç teşkil eden bir yanı varsa, zaten hesabı verilmiştir. Siyaseten bir şey varsa, bundan dolayı o zaman mensup olduğu partide bunun hesabını vermiştir. Şimdi tekrar bir suçtan dolayı bunu suç kabul ediyorsak, iki defa yargılama yapılamaz. Yani neresinden bakarsak bakalım, hem Anayasa’ya aykırılık açısından hem hukuk açısından sakatlığı ortadadır.
İkincisi: Demin arz ettim, bu Kemal Öztürk, AK PARTİ üyesi değil, bir kamu görevlisi. Bunun Bülent Arınç’ın danışmanı olarak Mecliste çalışmış olmasını, onun çok evvel yazmış olduğu şeyden dolayı partiye mal ediliyor.
Cumhurbaşkanının bir kısım beyan ve eylemleri partiyle irtibatlandırılmaya çalışılıyor, ona ileride ayrıca temas edeceğim.
Millî Eğitim Bakanlığının 1994’te…
Eski Başbakanlık Müsteşarının 1995’te yaptığı konuşmadır. Hâlbuki parti üyelerinin eylemleri belli şartlarla partiyi ilzam ediyor. O tarih itibarıyla bir üniversitede görev yapan birisinin partiyi ilzam etmesi söz konusu değil. Ömer Dinçer’in partiyle resmen ve hukuken irtibatının kurulduğu tarih 22 Temmuz 2007 milletvekilliği seçimleridir.
Şimdi, en çok üzerinde durulması gereken bir başka konu var. Bu, gerçekten, Türkiye’de demokrasi açısından da önem arz ediyor, kuvvetler ayrılığı bakımından da önem arz ediyor. Yasama sorumsuzluğu kapsamında olan faaliyetler delil olarak kullanılacak mı, kullanılmayacak mı? Yasama yetkisinin kullanılması, Anayasa’mıza göre, Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Dolayısıyla milletvekillerinin Anayasa’da ve yasada verilmiş iki tane temel görevi var. Bunlardan bir tanesi yasa çıkarmak, ikincisi de denetim görevini yapmaktır. Dolayısıyla biz, Meclis çatışı altında bu tip iki tane önemli faaliyette bulunuyoruz. Dolayısıyla bu iki önemli faaliyet sebebiyledir ki Meclis çalışmalarında dile getirdiğimiz hususların ve bunların dışarıda konuşulmasının, dışarıda yansıtılmasının Anayasa’nın koruması altında olduğunu düşünüyoruz, böyle kabul ediyoruz. Bu, kişiye tanınmış bir ayrıcalık değil, görevin layıkı veçhile yapılmasıyla ilgili, bütün parlamento hukukunun en temel kavramlarından bir tanesidir.
Yasama faaliyetlerinin özgür bir ortamda yürütülebilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça, bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar; Anayasa böyle diyor. Ama şimdi biz burada sorumlu tutuluyoruz. Şimdi, biraz sonra arz edeceğim, bir kısım faaliyetler yapılmış… Şimdi hem sorumlu tutulamaz deniliyor hem de bu yasa niye böyle oldu, siz burada niye böyle konuştunuz… Bununla ilgili birçok faaliyet var. Vakit uzadığı için onları teker teker saymak istemiyorum. Yasalaşan, kadük olan ve komisyonlarda bekleyen bir kısım kanun tasarıları var, Yükseköğretim Kanunu Tasarısı -iddianamede geçen yasalardan bahsediyorum- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesi, fakir ve başarılı öğrencilerin devletçe desteklenmesiyle ilgili kanun, Belediye Kanunu ve Kurumlar Vergisi Kanunu’nda cemaat kavramının kullanılması, Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanununda Değişiklik Öngören Kanun Teklifi, bir de Anayasa’nın 10 ve 42’nci maddelerindeki değişiklik. Bu kanunların Mecliste görüşülmüş olmasını, teklif edilmiş olmasını Sayın İddia Makamı parti aleyhine delil olarak kullanıyor.
Şimdi, bu kanunlar vesilesiyle de bazı partimiz milletvekillerinin isimleri iddianamede geçiyor, bundan dolayı da yasaklanması isteniyor. Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Meclis grubu genel kurulunda; Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent Arınç’ın Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının 80’inci yıldönümü 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle özel gündemde Genel Kurulda yaptığı konuşma; Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in 2005 yılı kasım ayında Meclis Genel Kurulunda yaptığı konuşma; Nihat Eri’nin –biraz evvel bahsettik- içinde “tekke” lafının geçtiği konuşma dediği konuşma, Dışişleri Komisyonundaki konuşması; Diyarbakır eski Milletvekili Cavit Torun’un Meclisin 19/6/2003 tarihli 96’ncı Birleşiminde yaptığı konuşma; Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in 27/4/2005 tarihli yine 90’ıncı Birleşiminin Dördüncü Oturumunda yaptığı konuşma; Fehmi Hüsrev Kutlu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yaptığı konuşma; Samsun eski Milletvekili Musa Uzunkaya’nın Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü ve Özürlüler İdaresi Başkanlığının 2007 yılı bütçe görüşmeleri üzerinde yaptığı konuşma, yine aynı milletvekilinin Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı konuşma; Eyyüp Sanay’ın 2005 yılı kasım ayında Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşma; Resul Tosun’un 2005 yılı mayıs ayında parti grup toplantısında yaptığı konuşmalar burada delil olarak sunuluyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi yasal düzenlemeleri hem şekil hem de esas bakımından Anayasa’ya uygun yapmak zorunda. Meclisin kabul ettiği bir yasal düzenlemenin Anayasa’ya aykırı bulunması hâlinde tek müeyyidesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptalidir, bunun başkaca bir müeyyidesi de yoktur. Anayasa Mahkemesi, çok sayıda kanun hakkında iptal kararı vermiştir. Bir kanun tasarı veya teklifinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası varsa, bu, zaten sizin önünüze geliyor, siz de iptal kararı veya ret kararı veriyorsunuz, gereği de buna göre yapılıyor. Dolayısıyla burada Anayasa’ya aykırı olan bir şey yok. Anayasa’ya aykırı olan Meclis faaliyetlerinin İddia Makamının kabulüyle âdeta bir ön denetime tabi olması gibi bir sonuç çıkıyor. Şimdi, eğer benim teklif ettiğim… Milletvekili olarak -bu, benim anayasal hakkım- bir kanun teklifi vereceğim. Mecliste görüşülecek. Eğer Anayasa’ya aykırı bir yanı varsa, buraya geliyor, yoksa zaten mesele yok. Hâlbuki, şimdi tutun ki, ben Anayasa’ya aykırı bir teklif verdim. Ben öyle düşünmüyorum, Anayasa’ya aykırı değil ama ben öyle verdim. Sonuçta Anayasa’ya aykırı çıktıysa, bunu bir itham konusu yapmamanın yolu bir ön denetimden geçirmektir. Böyle bir müesseseniz yok. Kaldı ki böyle bir ön denetim olacaksa, bu, Yargıtay Başsavcılığının yapacağı bir ön denetim değil. Bazı sistemlerde anayasa mahkemelerinin böyle bir önceden değerlendirme yapma imkânının var olduğunu biliyorum. Ama burada, neredeyse, İddia Makamı, kendisinden bir onay alınmasını gerekli gören, zaruri gören bir anlayış içerisinde iddianame hazırlıyor.
Hâlbuki şunu biliyoruz: Bütün parlamento hukukunda, parlamento içerisindeki yapılan çalışmalardan, oy ve düşüncelerinden ve bunların açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulması gerekiyor görevi hakkıyla yapabilmesi için. Dolayısıyla bu, kişinin kendisine tanınmış bir ayrıcalık değil, arz etmeye çalıştım, bu, doğrudan doğruya görev sebebiyledir, o görevi kim yapıyorsa, bugün ben yapıyorsam benim içindir, bir başkası yapıyorsa onun için de geçerli olan bir husustur.
Şimdi, bizim hukukumuzda diyoruz ki siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru. Şimdi, Anayasa’ya göre, öne çıkan partilerdir. Doğrusunu isterseniz, partiler olmadan da zaten Meclis içerisinde bugünkü hem Anayasa hem İç Tüzük bakımından münferit olarak yapabileceğiniz şey fevkalade sınırlı. Zar zor gündem dışı bir söz alabilirseniz alırsınız, bir de kanun maddeleri üzerinde, o da Meclis Başkanının büyük ölçüde inisiyatifine bağlı, diğer grupların o madde üzerinde eğer kendileri önceden söz aldıysa onu da dile getirme imkânınız yok. Dolayısıyla bağımsız bir milletvekilinin yapabileceği çok fazla bir şey yok. Onun için bizim siyaset hukukumuzda esas olan siyasi partilerdir. Onun için de demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru olarak partiler öne çıkmıştır.
Şimdi, bundan dolayı, bu yapacağımız değerlendirmeyi bu ilkeler doğrultusunda analiz etmek gerekiyor. Şimdi, bir sorumsuzluk ki, milletvekiline kolaylık getiriyor, kendi görevini ifası noktasında bir imkân sağlıyor da partisini sıkıntıya sokuyorsa, o sorumsuzluğun aslında milletvekiline de çok fazla bir faydası yok. Çünkü ben Mecliste bir konuşma yaptığım takdirde, benimle ilgili hiçbir cezai sorumluluk söz konusu değil. Ama benim o konuşmam iddianame kapsamında bir konuya temas ediyorsa, bu, partimi sıkıntıya sokuyor, neticede parti bundan dolayı kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Millet iradesi büyük ölçüde partiler aracılığıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine ve siyasete yansıdığına göre, o zaman, bu sorumsuzluğu, kürsü sorumsuzluğunu siyasi partilerin varlık sebepleriyle birlikte bir değerlendirme yapmamız gerekiyor. Eğer mutlak sorumsuzluk kapsamında bulunan bu konuşmalarımdan ve yaptığım çalışmalardan dolayı mensubu olduğum parti kapatılma durumuyla karşı karşıya olacaksa, millet iradesi yirmi dört saat üç yüz altmış beş gün İddia Makamının nezaretinde olacak. Yani biz, siyasi partiler ve milletvekilleri âdeta denetimli serbestlik altındaki eski bir hükümlü durumunda olacağız. Meclisteki konuşmalar da buraya getirebildiğine göre, biz, partimiz, bütün diğer siyasetçiler ve siyasi partiler bu manada bir tehdit altında.
Diğer taraftan, kendisi için sorumluluk doğurmayan konuşmalar partisi için sorumluluk doğuruyorsa kendisi de bundan dolaylı olarak etkileniyor. Mesela, ben Mecliste bir konuşma yapsam, bu, yasama sorumsuzluğu kapsamına girse, her türlü cezai müeyyideden kurtuluyorum. Ancak cezai müeyyidelerden kurtulmuş olmam bir başka şeyden beni kurtarmıyor. Eğer bu bir kapatma sebebiyle irtibatlı olacaksa ve siyasi yasak gelecekse, sonunda beş yıl siyasetten ayrı kalıyorum.
Karşımıza bir başka sıkıntı daha çıkıyor eğer meseleye İddia Makamının baktığı açıdan bakarsak: Eğer yasama sorumsuzluğunu görevle ilgili bir teminat olarak anlamaz da kişiye özgü bir sorumsuzluk anladığımız takdirde, bağımsız milletvekilli ile partili milletvekili arasında bir fark, bir eşitsizlik meydana geliyor. Bağımsız milletvekilinin partisi yok, o istediği gibi konuşabilir. Hatta içinden geçtiğimiz süreçte, Mecliste konuşulan konuşmaları Türkiye’nin belli bir bölgesinde yapanla ilgili tahkikat açıyoruz, ama aynı konuşmanın daha ilerisi Mecliste yapıldığı için herhangi bir şey yapamıyoruz. Bunu bağımsız yaparsa, ceza hukuku anlamında da sorumluluğu yok, siyasi partiler hukuku bakımından da herhangi bir sorumluluğu yok. Ama ben bir partiye mensup milletvekili olarak bir konuşma yaptığım takdirde, bir partili milletvekilinin karşılaştığı riskle bağımsız milletvekili karşılaşmıyor. Onun için, bu da partileri zayıflatan önemli bir unsur oluyor. Şimdi bu türlü durumlarda bir partiye mensup milletvekiliyseniz, o zaman, laf dokuz boğum, yapacağınız iş şudur: Ya hiç konuşmayacaksınız ya da öyle bir konuşma yapacaksınız ki suya sabuna dokunmayacak, ne sizin başınız derde girecek ne de partinizin başı derde girecek. O takdirde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir siyasi platform olması, herkesin düşüncelerini, ülke sorunlarını en açık biçimiyle orada enine boyuna tartışma imkânı o parti kapatma müeyyideleri sebebiyle büyük ölçüde sekteye uğramış oluyor.Kaldı ki bir başka şeyle övünüyoruz: Dünyadaki tek gazi Meclis bizim meclisimizdir. Cumhuriyetin kuruluşundan evvel İstiklal Harbi’nin idaresi dâhil, ondan sonraki en önemli kararları bu Meclis almış, enine boyuna her şeyi tartışmış. Ben şimdi her şeyi enine boyuna tartışacağım deyip, karşılığında parti kapatma riski varsa, o zaman, siz bir kısım şeyleri hiç konuşmayacaksınız ya da Türkiye olmazsa olmazların çok olduğu bir ülke, o zaman karşınıza şöyle bir muvazaa çıkabilir: Diyelim ki bir ideolojik parti düşünün, bazı şeyleri Türkiye’nin gündemine getirmesi gerekiyor. Şimdi üçüncü kanal da var, bütün Türkiye dinliyor. Üçüncü kanaldan, o düşündüğü fikri bütün Türkiye’ye yaymak istiyor, bunun propagandası yapmak istiyor. Diyelim ki 5 kişiyi tefrik etti içerisinde milletvekillerinden, siz dedi bağımsız olun, bizim partiye bağlı olarak söyleyeceğimizi siz bağımsız olarak söyleyin. Şimdi, bakınız, partiye bağlı olarak söylerse, o takdirde kapatılma tehlikesiyle… Diyelim ki devletin birliği, bütünlüğü, üniter yapısı, 68’inci maddedeki hususlar, onunla ilgili Meclis içerisinden konuşacak. Partiye bağlı olursa bu tip bir davayla karşı karşıya kalacak, bağımsız söylediği takdirde hiçbir şey yok. Şimdi Türkiye’yi bir demokraside muvazaalar ülkesi hâline getiriyor bu anlayış. O nedenle, Meclis çatısı altında yapılan her türlü konuşmanın yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu düşünüyoruz. Bunun parti kapatmada delil olarak gündeme getirilmesini hem yasama faaliyetini sınırlayan hem siyasetin alanını daraltan hem de ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü açısından en büyük tehlike teşkil ettiğini düşünüyoruz.
Üzerinde duracağım bir başka husus: Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün eylem ve beyanlarının delil olarak kullanılmış olmasıdır. Anayasa’mızın bir bütün olarak anlamı, sistemin üzerinde oturduğu ilkeler ve sorumsuzluk kuralı birlikte değerlendirildiğinde, görevde bulunan bir Cumhurbaşkanı için yaptırım istenmesini hukuki bir temele bağlamanın imkânı yoktur.
Cumhurbaşkanı devletin başıdır, bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk milletinin birliğini temsil eder, Anayasa’nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Cumhurbaşkanı tarafsızdır. Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğu yoktur. İster tek başına veya resen yaptığı işlemlerden Cumhurbaşkanı olarak sorumlu olmadığı gibi, bunlara karşı yargı mercilerine de başvurulamaz. Ayrıca vatana ihanet suçu dışında da yargılanmaları söz konusu olamaz.
Şimdi, yeni bir durumla karşı karşıyayız. Aslında, iddianamede delil olarak ne var mademki Cumhurbaşkanını da biz bu işin içerisine çektik? İddianamede delil olarak baktığımız şey, bir genelge, kendi ifadesiyle İddia Makamının genelge. Aslında böyle bir genelge yok. Bir kısım dış misyonlarımızdaki büyükelçilerimizin sorduğu bazı sorular üzerine inisiyatifi kendisine bırakan bir yazı var. Ülkenin menfaatlerini düşünmek suretiyle… Dışarıda bir kısım gruplar var Türkiye’nin maalesef. Özellikle 1960’lı yılların başından itibaren yurt dışına çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere gitmiş. Birinci nesil, ikinci nesil, üçüncü nesil, şimdi Avrupa Türklüğü diye bir topluluk meydana geldi. Hatta son seçim mevzuatındaki değişiklik sebebiyle bir tespit yaptık, şu an yüz elli beş ülkede 3 milyon 784 bin vatandaşımız şu veya bu sıfatla, şu veya bu sebeple buralarda bulunuyor. Ama kabul etmek lazım ki elli parçaya da bölünmüş vaziyette. Burada bir sorumlu aramıyoruz, neticeden giderek söylüyoruz. Şu sebeple, bu sebeple, bu ayrı bir konudur, Türkiye’de de uzun süre tartışılmıştır ve Türkiye’nin büyük ölçüde yarasıdır. Kendi vatandaşlarımızla sadece döviz getirsin diye uğraşmışız, onun dışındaki işleriyle çok fazla uğraştığımız söylenemez. Onun için, dışarıda bir sürü gruplar oluşmuş vaziyette. Yabancı istihbarat servislerinin de bunları nasıl kullandığını biliyoruz. Tutanaklara geçmeyeceğini bilseydim… Yaşadığımız ve devlet bilgisi olarak birçok bilgiye de sahibiz.
Şimdi, bizim, bu insanlarla irtibatımız… Bunlar bizim vatandaşlarımız, zihniyeti şu, anlayışı bu, vesairesi bu, suçlu suçsuz, doğru yanlış, kabul ederiz etmeyiz ama Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarıdır bunlar. Dolayısıyla bunlarla irtibat kurmak, bu irtibatları kurarken de devletin menfaatini gözeterek… Buradaki temel kriter devletin menfaatidir, milletin menfaatidir. Bunlarla irtibat kurmak gerektiğinde, bunu tayin edecek dış misyonlardaki insanlardır. İşi oraya bırakan bir yazı. Sonra bu, tartışma konusu oldu. Tartışma konusu olunca da o zaman Dışişleri Bakanı sıfatıyla bu gündemden kaldırıldı. Kaldı ki bunun bir cemaatle ilintisi de o günlerde çok yazıldı, söylendi, şimdi biraz sonra belki temas ederiz. İddia Makamı, bir meslek kuruluşuyla ilgili hakkında iddia vardır diyor, Şanlıurfa’da açılan bir davayı buna delil olarak gösteriyor ama açıldı mı açılmadı mı, o belli değil, o da yok, sadece bir cümle olarak geçiyor. Hâlbuki Cumhurbaşkanına atfedilen konuyla ilgili Yargıtay oturdu karar verdi, derecattan geçti. Dolayısıyla bu iddiaların bir anlamı da kalmadı. Eğer siz, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararını da İddia Makamı hesaba katmıyorsa, yani öyle karar vermiş olsa da ben öyle değilim deniliyorsa, o zaman, kim kimi neye göre değerlendirecek?
Onun için, Cumhurbaşkanının hem siyasi sorumluluğu yok hem vatana ihanet suçu dışında hiçbir şekilde yargılanması söz konusu olmaz. Bu, parlamenter sistemin özüne aykırıdır ve dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı makamı açısından da oturup dokuz defa düşünülmesi gereken bir konudur. Dayanılan hususlardan bir tanesi bu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının ve başkan vekillerinin beyanları delil olarak sunulmuş. Anayasa’nın 94’üncü maddesinde ve Siyasi Partiler Yasası’nın 24’üncü maddesinin ikinci fıkrasında “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine görevlerinin gereği olan haller dışında Meclis tartışmalarına katılamazlar. Başkanı ve oturumu yöneten başkan vekili oy kullanamaz.” Dolayısıyla bizim parlamenter sistemimizdeki Meclis Başkanlığına veya Başkan Vekilliğine seçildiyse, partisiyle irtibatı kesilir. Dolayısıyla yaptığı her işlem kendisiyle alakalıdır, partiyi bağlamaz. Ama buna rağmen Sayın İddia Makamı, geçtiğimiz dönem içerisinde bazı bu sıfatı taşıyan Meclis Başkanı veya Başkan Vekili olan üyelerin bir kısım beyanları delil olarak kullanmış. Kaldı ki bunların hepsi aslında ifade özgürlüğü kapsamında olan şeyler. O göz ardı edilerek iddianameye derç ediliyor. Onunla ilgili zaten eski açıklamalarımızda teferruatlı bir değerlendirme yaptık, kısaltmak adına konuşmaları geçiyorum.
Yürütme organının eylem ve söylemleri delil olarak kullanılmış. Maalesef bu da parlamenter sistem açısından, kuvvetler ayrılığı açısından fevkalade sakıncalıdır. Çünkü Anayasa’ya göre, idare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. Kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür. Memurlar ve diğer kamu görevlileri, Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdür. Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimselerin, üstünden aldığı emri yönetmelik, tüzük, kanun ve Anayasa hükümlerine aykırı görmesi hâlinde yerine getirmez. Kanunsuz emir verildiği takdirde ne yapılacağı bellidir. Dolayısıyla bütün bunlar belli. İdarenin her yaptığı işlem yargı denetimine de tabi olduğuna göre, eğer bir tasarruf yasaya aykırıysa, bir işlem yasaya aykırıysa, bu zaten ister idare mahkemesi ister Danıştay tarafından değerlendiriliyor, gereği yapılıyor. Kaldı ki zaten bizim Anayasa’mıza göre, üç, Cumhurbaşkanlığı tasarrufları, Hâkimler Savcılar Kurulu ve YAŞ kararları yargı denetimine tabi değil. Ama şimdi Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun kararı da -bir örnek karar var, onu biliyoruz- o bile yargı denetimine açıldı bir şekilde. Dolayısıyla ortada zaten kanunsuz, haksız, hukuksuz bir durum varsa, bir şekilde yargının önüne gittiğine göre, bunun laikliğe aykırı eylemlerin odağı hâline nasıl geliyor, ben bunu anlamıyorum. Çünkü her hâlükârda bir yargı denetimi söz konusu. Yargıya gitmeyen hemen hemen işlem de yok. Bu, bir tayin tasarrufudur veya başka türlü bir tasarruf. O nedenle, memurların yaptığı her işten dolayı da eğer bir parti suçlanabilecekse, o zaman oturup bu mevzuatı yeni baştan gözden geçirmek, sorumluluk hukukunu yeni baştan bir değerlendirmeye tabi tutmakta fayda var. Bununla ilgili iddianamede bazı iddialar var. Bunların biz hepsine ayrı ayrı cevap verdik. Dolayısıyla bunları teferruata girmeden ifade etmeye çalışıyorum.
Aynı şey yerel yönetimler için de geçerli. Onların da yapmış olduğu ne varsa, demin bazılarını ifade etmeye çalıştım, bunların hepsi eğer yanlış yapıldıysa, kamuoyunda şu veya bu şekilde gündeme geldiyse, bunlar bir şekilde yargıya intikal etmiş, yargı da gereğini yapmıştır.
Kişisel görüşler kapatma delili olarak kullanılmıştır diyoruz. Şimdi, aslında, bizim sorumluluk hukukumuz açısından parti adına yapılan veya partinin belli şartlarla üyelerinin bir kısım faaliyetlerini benimsiyorsa, o zaman, partinin sorumluluğu doğuyor. Eğer yok kendi şahsi değerlendirmelerini yaptıysa, bununla ilgili sorumlu olmaması gerekir. Bununla ilgili bazı partili arkadaşlarımızın isimleri iddianamede geçmekte ve bunlar için yasak talep edilmektedir. Mesela, bunlardan bir tanesi Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın, 2004 yılı nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte, Almanya’daki bir sorunla ilgili, Türkiye’yle ilgili değil, orada o günlerde bir tartışma var, bizim vatandaşlarımızın eğitim kurumlarıyla olan bir sıkıntıları var. “Eğer bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak sadece şunu söyleyebilirim: Buna hakkı var.” söylediği tek cümle ve önümüze şimdi beş yıllık parti siyaset yasağı getiriliyor.
İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın, İnsan Hakları Mahkemesinin Leyla Şahin kararıyla ilgili bir değerlendirmesi var. “Başörtüsü kullananların kullanma hakkına saygı duyuyorum. Aynı şekilde ben başörtüsünü savunduğum kadar mini eteği de savunuyorum. Çünkü ikisi de ifade özgürlüğünün gereğidir. İnsanlar ülkede istedikleri gibi yaşabilmelidir diye düşünüyorum.” diyor ve 2008 Ocak ayında da Berlin’de bir gazetecinin türban konusundaki sorusu üzerine “Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuda karar vermedik.” diyor ve ama buna rağmen bu şahsi görüşler de delil olarak kullanılmış.
Şimdi, başlangıçta delilleri değerlendirirken çok açık bir şeyi ifade ettim: İddia Makamı objektif olarak bu davada hareket etmiş olsaydı… Diyelim ki bunların tamamı doğru bir faraziye olarak. Şimdi bu parti 2002’den bu tarafa iktidarda. Birçok konuşma yapmış. Şu iddia edilen hususlarla ilgili acaba hiçbir üyesi lehte hiçbir konuşma yapmamış mı? Yaptığımız hiç lehte bir faaliyet yok mu, hiçbir eylem yok mu, hiçbir açıklama yok mu? Bunlarla ilgili dosyaya en ufak bir şey koymamış. Böylece, maddi gerçeği araştırmak ve işin hakikatini ortaya çıkarmak için mahkemeye bu manada yardımcı olmadığını düşünüyoruz. Hâlbuki hepimizin görevi bir manada gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır ve bunun da yapılırken hukuka uygun, doğruluğu hukuken sabit olmuş delillere dayanmış olması gerekirdi. Hâlbuki İddia Makamı aleyhte olduğunu düşündüğü hususları öne çıkardığı deliller var, lehe olan hususları görmezlikten gelmiş ve dikkate almamıştır ve bu konuda da hemen hemen hiçbir delil toplamamıştır. Mesela, İddia Makamı, iddianameye aldığı bazı beyanları açıklamanın lehe olduğunu düşündüğü kısımlarını çıkartarak yapmıştır. Mesela, AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 2 numaralı iddia, iddianamenin 27’nci sayfasında “Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın 2003 adli yılı açılış konuşmasında “Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenler ile İslami devlet kurmak isteyenlerin amaçları aynı.” şeklindeki sözlerine Başbakan aynı beyan içerisinde “Açıkça din ve vicdan özgürlüğünü savunmak hiçbir zaman din devleti kurmak değildir, bunu böyle değerlendirmek çok yanlıştır.” dediği hâlde, birincisi var, ikinci kısmı yok. Hâlbuki burada İddia Makamının yaptığı şey, söylenen sözü yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin kastına rağmen anlamlandırmış ve bu suretle Başbakanı “Siyasal İslam’a sınırsız bir özgürlük alanı yaratmak ve devleti bir inancın hüküm ve kuralları çerçevesinde yeniden biçimlendirmek ve dönüştürmek.” tarzında tavzih etmiştir.
Şuna inanıyoruz ki hukuk devletinde, iddianameler, vehimler, tahminler ve yorumlar üzerine değil, anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler üzerine bina edilir. Aynı şey Sayın Bekir Bozdağ’ın –burada bulunuyor- “Bu konuyla ilgili Meclisteki bir çalışma sebebiyle basında çıkan bir kısım hususlar var. Kamu kurumları ve ortaöğretime yönelik bir çalışmamız, böyle bir niyetimiz yok. –Bu 10-42 tartışmaları sırasında- Anayasa’ya açık açık yazdık. Buna rağmen hâlâ bu noktada sorgulama yapanlar var. Görüntülerin çoğunun yalan çıktığı -o günlerde bazı görüntüler var- başka haberlerden de anlaşılıyor. Bu konuda süreci tıkamak isteyenlerin iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü olduğu diye düşünüyorum.” dediği; gazetecilerin basında yer alan fotoğrafları görüp görmediğini sorması üzerine, Bekir Bozdağ “Gördüm, daha önce de gördüm, hepsi yalan çıktı. Biz bu konudaki düşüncelerimizi gayet açık söyledik. Dedik ki: Sadece yükseköğrenime dönük düzenleme yapıyoruz. Hatta eleştiriler olunca hazırladığımız metne yükseköğrenim kelimesini de ekledik. Bizim kamu kurumlarına veya ortaöğretime dönük bir çalışmamız yoktur, böyle bir niyetimiz de yoktur. Biz bunu defalarca açıkladık, böyle bir niyetimiz yok, böyle bir çalışmamız yok, böyle bir uygulamamız yok.” şeklinde konuştu. Buna rağmen hâlâ sorgulama yapanların iyi niyetle hareket etmediklerini basın mensuplarına söylüyor. “Görüntülerin çoğunun yalan çıktığı daha sonraki başka haberlerden de anlaşılıyor. Bunlarla ilgili görüntüsü olanlar ilgili makamlara ihbarda bulunur, onlar da gereğini yapar. Bu konuda süreci tıkamak isteyenlerin iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünüdür diye düşünüyorum.” diyor. Bakın burada ilgili makamlara atıf yapıyor, bunlar gereğini yapıyor vesaire. Bunlarla ilgili birçok konu bu konuşmanın içerisinde iddianameye eklenen kısımlarda yok. Böylece, maksat dışında bir anlam yüklenmek suretiyle bugün iddianameye bir delil olarak sunuluyor. Eğer arzu edilirse, kendisi de buradadır, bu bölümle ilgili daha detaylı bir cevaplama yapar.
Şimdi, AK PARTİ ve laiklikle irtibatı kurulamayan ilgisiz iddia ve eklerle iddianame ve ekleri kabartılmıştır. Belki bu dava bakımından en fazla üzerinde durulması gereken konu budur. Gerçekten biz büyük bir heyetle, kalabalık bir heyetle çalışmış olmamıza rağmen, bazı evrakların, bazı dosyaların neden bu davanın ekinde verildiğini şahsen bulamadık. Herhâlde bir imaj yaratılmak istendi, bu kadar evrak olduğuna göre, olsa olsa işte odak ancak bu kadar evrakla olabilir filan gibi bir imaj yaratmak kaygısıyla, alakası olsun olmasın birçok şey getirilmiş dosyanın ekine konulmuş. Bunlarla ilgili dosya numaralarını da vermek suretiyle gerçekten mahkemeye yardımcı olmaya çalıştık. Çünkü bu, zaman kaybı olacaktır. Bunların ayıklanması gerçekten uzun bir zamanı gerektiriyor. Yani, tabiri caizse, iddia makamı karanlıkta karınca arattırıyor bize.
Şimdi bazı ekleri var, mesela koymuş, biz bunun irtibatını kuramadık, şimdi gündemdeki bir dava sebebiyle tutuklu bulunan birisinin yazdığı “Patlak Ampul” diye bir kitap var Ergün Poyraz’a ait, 15/10/2002’de basılmış, 264 sayfadan ibaret. Şimdi bu kitap bu dosyada niye bulunuyor? Eğer bu dosyadaki bir kısım bilgiler bir şeyi ispat için ise ona atıfta bulunması lazımdır, aksi hâlde şimdi 264 sayfa kitap okunacak. Peki, sonuçta kiminle ilgili, parti başkanıyla mı ilgili, iddianamede ismi geçen 71 kişiden neyle alakası var? Dolayısıyla kitap konulmuş, bağlantısı yok.
Bir kısım CD’ler konulmuş. Ya çözümü yok, deşifresi yok, getirilmiş konulmuş. Şimdi siz bunu koyuyorsanız, deşifresini yapacaksınız, biz de bileceğiz ki bu bunun içindir, bu maksatladır. Bunun bağlantısını kurmak mümkün değil.
Mesela, bir yerde, 47 numaralı iddia, 22 Temmuz seçimlerden önce yapılmış bir konuşma Ocak 2008’de yapılmış bir konuşma olarak sunulmuş.
Yine, AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında 47 numaralı iddianın ekleri arasında CD’si var, deşifresi yok.
Bülent Arınç hakkındaki 13 numaralı iddianın ekleri arasında İran İslam Cumhuriyeti Anayasası yer alıyor. Şimdi, anayasayı getirip koymuş. Şimdi, bu anayasanın bu davada delil olarak kullanmasının biz sebebini anlayamadık. Eğer birilerinin konuşmalarıyla bir irtibat kuruluyorsa, onu irtibatlandırmak lazım. Aksi halde, bu İran Anayasası’yla 71 kişi birden suçlanıyor demektir, parti suçlanıyor. Hâlbuki böyle bir şey yok. Eğer bunu koyduysanız, bunu neden koyduğunuzu sizin izah etmiş olmanız lazım. Dediğim gibi, bunların hepsi bir manada imaj oluşturmak, işte bütün bunca delilden sonra bu parti bu noktadır demeye getiriyor.
Mesela, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Senatosunun Kur’an kurslarıyla ilgili aldığı bir karar var ve bunu milletvekillerine gönderdi, bütün milletvekillerine gönderdi. Bunun AK PARTİ’yle bir ilgisi yok, herkese gitti, şu partiden, bu partiden, bağımsız veya partili, herkese gitti. Bunu getirip koymuş.
Bazı yüksek mahkeme başkanlarının kuruluş yıldönümlerinde yaptıkları konuşmalar var. Bunlar, biz biliyoruz ki, doğrudan doğruya bir partiyi ve bir şahsı hedef alan konuşmalar değildir, esasen bu türlü konuşmaların tabiatına aykırıdır. Onlar genel bir hukuki değerlendirme yaparlar. Şimdi o konuşmaları getiriyor, AK PARTİ’yle irtibatlandırmaya, onun güya bu sözlerin, söylenen sözlerin muhatabı olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu manada bir kısım iddiaları getirmiş koymuş.
Ayrıca, yorumla tahrif edilen eylem ve beyanlar delil olarak kullanılmıştır. Şimdi, aslında bu kadar önemli bir dava ki, başta hep ifade etmeye çalıştık, bir tüzel kişiliğin idamıyla sonuçlanacak bir davada yorum yoluyla hüküm tesis edilemez. Bu, hem Ceza Kanunu’nun 1’inci maddesine aykırıdır hem hukukun temel ilkelerine aykırıdır. Somut delil lazım, delillerin gerçekliği lazım ve bunun hukuka uygun yollardan elde edilmiş olmasına rağmen, yorum yoluyla bir kısım sözleri belli bir noktaya getiriyor bağlıyor.
Şimdi, bununla ilgili çok uzun bir liste var, ama ben sadece bir fikir olması bakımından söylemek istiyorum: Mesela: “Modern bir İslam devleti olarak Türkiye medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir.” Başta söyledi ki “modern bir İslam devleti” diye bir tabir yok. Gazeteyi koyduk, “halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülke Türkiye”, devlet ise “laik devlet”, ama “İslam devleti” lafı yok. O yanlıştan başka bir netice çıkarmış. Mesela, Başbakan “Bir kısım talepler karşısında acelemiz yok, sabırla bu işleri değerlendirmemiz lazım.” “Acelemiz yok”u hep bir yere bağlamaya çalışıyor. “Türkiye’de din bir çimentodur.” demiş, orada bir anlam çıkarmaya çalışıyor. “Kamusal alanın henüz tanımı yok.” demiş, buradan bir anlam çıkarmaya çalışıyor. “Halk nezdinde bir mutabakatı kastetmiyorum, orada zaten mutabakat var, Parlamento için mutabakat gerekir, Parlamento halkın iradesini yansıtmıyor, sıkıntı burada.” Eski tarih itibarıyla bu dönem büyük ölçüde yüzde 85’e varan bir çoğunluk Parlamentoda temsil ediliyor. Buradan bir anlam çıkarıyor veya tam tersi bir söylendiğinde de, bu defa, onu öbür taraftan buraya bağlamaya çalışıyor.
Mesela “Bu işleri niye çözmüyorsunuz?”diyor. Vatandaşla bizim en çok karşılaştığımız şey şu: Karşılaştığı her türlü problemin kanunla çözülmesi gibi bizim bir alışkanlığımız var. Maalesef zaman zaman hepimiz duyuyoruz ki: “Ben olsam bir kanun çıkarırım, bu işi çözerim.” Vatandaş karşılaştığı bir sorunun çözümü için “Niye çıkarmıyorsunuz, niye bu işleri böyle yapmıyorsunuz?” denildiğinde, bu halkı bilgilendirmek, halkı teskin etmek, halkın tansiyonunu düşürmek, elli sebepten dolayı bu türlü cümleler kullanılabilir. “Çok acelecisiniz, biz sorumluluk sahibiyiz. Bu işi kangren hâline getirenlerin şimdi dışarıdan konuştuklarını görüyoruz, siz de onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı olun.” deniliyor. Tam tersi işte, biz bunları söylediğimizde de suçlanıyoruz, öbür türlüsünü yaptığınızda da bunda suçlanıyorsunuz. Bakın, şimdi, yukarıdakilerle bu tezat teşkil eden bir ifadedir. Yani bir toplantıda bir kısım insanlar -ki bunların önemli bir kısmı akademisyen. Ben bu toplantıyı hatırlıyorum- Sayın Başbakana “Bunu niye yapmıyorsunuz?” tarzında sert eleştiriler getiriyor. Başbakanın da söylediği “Siz de onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı olun, çok acelecisiniz, biz sorumluluk sahibiyiz.” Dediğinden, buradan başka bir plan çıkarmaya çalışıyor, nitekim ileride var.
“Bir takvimimiz yok. Biraz atmosfer ve zemin olayı” gibi lafları kullanıyor.
Mesela: “Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar var. Bunu da açıkça söylemek zorundayım. Fakat şunu bilmenizi istiyorum, her şey zamana gebe. Zira millet iradesi birçok şeyi halledecektir. Ama sabırlı olmaya mecburuz.” Buradan, buralardan, “AK PARTİ’nin bir planı var. Şimdi bu işleri sabırla geçiştirmeye çalışıyor, vakti zamanı geldiğinde bu işleri yapacak.” gibi bir değerlendirmeye işi götürüyor. Mesela, dışarıda… Çünkü bunların, bu söylediklerimin hepsi, aslında, Başbakana, Hükûmete veya partiye yöneltilen eleştiriler karşılığında partinin bir kendisini savunma refleksi zımnında söylediği ifadeler.
Şimdi, mesela şu çok enteresan: “Ölümün nerede ne zaman geleceği belli mi? Musalla taşına yatırıldığınız zaman ‘Falanca cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya ‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da başbakan niyetine’ demeyecekler, ‘er kişi niyetine’ diyecekler. Bu makamlar, bu mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri şımartmasın. Ben tüm Adalet ve Kalkınma Partililere şunları söylüyorum: Mütevazı olun”
Mesela: “Şunu unutmayın, sağlıklı bir doğum dokuz ay on gün olur. Bazılarının tahriklerine sakın aldanmayın. Biz dertliyiz. Biz, nerede, neyin, nasıl dertleri olduğunu biliyoruz. Ama her şey bir yol haritası içerisinde yürüyecektir.”
“İdam sehpasının yolunu gösteriyor. Biz bu yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız. Bu konuda rahatız.” Şimdi, bunların önemli bir kısmı, ana muhalefet partisinin grup konuşmalarından sonra, geçmişte maalesef üzücü akıbetlerle karşılaşmış bir kısım siyasetçileri örnek göstermeleri karşısında, Başbakanın “Tamam bunlar olmasaydı Türkiye’nin tarihinde, ama bu yola çıkanlar bunu da göze alır.” demek suretiyle vermiş olduğu muhalefet liderine bir cevap, buradan başka bir anlam, laiklik karşıtlığıyla açık ve gizli bir değerlendirme yapmaya çalışıyor. Hâlbuki açık bir ifadede gizli anlam aranması ve başka anlamlara çekilmesi, bunların hiçbirisi doğru değil. Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere cevap vermesi veya başkalarını eleştirmesi veya ülke sorunlarını konuşması ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasa’ya aykırıdır. Tabiatıyla, her babayiğidin bir yoğurt yiyişi var. Birisi konuyu böyle anlatır, bir başkası başka anlatır. Bu, bir ifade tarzıdır. İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken her husus… Onun için, birinci bölümde yapmaya çalıştım.
Konuşulan her konudan bir anlam çıkarmaya çalışırsak, o zaman, Türkiye’de kapatılmadık parti de olmaz veya yasak kapsamına girmeyecek milletvekili veya siyasetçi de olmaz. Çünkü burada büyük ölçüde niyet okumalara dayalı bir durum görüyorum. Misal olarak ifade edeyim: Şimdi bugün itibarıyla Türkiye’nin dış ve iç borcu 346 milyar YTL. Şimdi bu ay 24 milyar YTL borç ödüyoruz, Ağustosta 19 milyar YTL. Bundan birkaç ay evvel faizler 15.75’ti, şimdi 22,5 oldu. Dolayısıyla Türkiye hâlen borçlanarak, faiz dışı fazladan ödeyebildiklerinin geri kalanını piyasadan borçlanarak ödüyor. Dolayısıyla aradan geçen birkaç ay içerisinde, faizden dolayı 1 puan artmış olması hâlinde, 3,4 milyar YTL Türkiye’nin borcu artıyor, özel sektörüyle, kamu sektörüyle birlikte. Şimdi ben şöyle bir şey söylesem, desem ki: “Bu faiz Türkiye’nin bütün kaynaklarını kurutuyor, Türkiye’yi mahvediyor, bütçenin içini boşaltıyor, fakirin, fukaranın hakkı, hukuku faize gidiyor.” Şimdi bardağın boş tarafından baktığımızda bu ifadeye yükleyeceğimiz anlam farklıdır, dolu tarafından baktığımızda yükleyeceğimiz anlam farklıdır. Eğer bunu bir ekonomist olarak ve iyi niyetle benim bu konuşmam değerlendiriliyorsa, Türk ekonomisinin, Türk bütçesinin, Türk maliyesinin bir gerçeğini söylemiş oluyorum. Bunun size göresi, bana göresi yok, çünkü vaka bu. Bugün ben de olsam, başkası da olsa, “Evet, Türkiye’nin bugün itibarıyla 346 milyar YTL borcu var ve faizle borçlandığı için de gerçekten önemli bir kısmı, bütçenin üçte 1’inden fazlası neredeyse her sene faize gidiyor.” bu, işin dolu tarafı, ben bilimsel veya mali bir tespit yapmış olurum. Şimdi boş tarafından bakarsam: “Bu faiz bu memleketi tüketiyor, bitiriyor.” denildiğinde, eğer belli bir kimlikle belli bir sıfatı da taşıyorsanız, buradan pekâlâ “Bu konuşan kişi faizsiz bir düzen istiyor, faizsiz düzen de İslami düzendir.” al sana laiklik karşıtı bir söylem. Şimdi böyle bir değerlendirme olabilir mi? Yani, böyle giderek Türkiye’de siyaset yapılabilir mi? Şimdi ne konuşacağız, nasıl konuşacağız, nasıl anlaşılacak, nasıl değerlendirilecek? Tek ayak üzerinde durarak bir siyaset yapmak gibi sorunla biz karşı karşıyayız.
Onun için, delillerle ilgili ana başlıklarla bir değerlendirme yaptık. Geri kalan kısımların davayla irtibatını biz şahsen kuramadık. Olanlarla ilgili de zaten önceki cevaplarımızda ayrıntılı, Yüksek Mahkemeye yardımcı olmak adına bunları koyduk. Ayrıca teker teker her milletvekiliyle ilgili iddia konusunda da zaten eklerinde var. Şimdi o 71 kişiyle ilgili bir değerlendirme yapmaya kalksam, en az üç yüz sayfa daha bizim konuşmamız gerekiyor. Bunlar sizin bilginize zaten sunuldu. Ama ister şahıslarla ilgili olsun, ister partiyle ilgili olsun, bu söylediğimiz illetlerle malul bir deliller “manzumesi” var. Bununla gerçekten delil hukuku bakımından Sayın İddia Makamı iddiasını ispat etmiş oluyor mu? Bunu sizler değerlendireceksiniz.
Şimdi bu delillerle, aslı olmayan mahkeme kararlarıyla veya tekziplerle, tavzihlerle, partiyle alakası olmayan kişilerle ilgili bu deliller kategorisiyle bir siyasi partinin suçlanabileceği en ağır suçlamayla iktidardaki bir parti karşı karşıyadır. Nedir o? Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak. Şimdi burada üzerinde durmamız gereken iki tane kavram var. Bir tanesi “laiklik”, bir tanesi de “odak” kavramıdır.
Şimdi, İddia Makamının on iki sayfa tutan açıklama ve yorumlarında ortaya koyduğu laiklik tanımı ve yorumları baştan aşağıya sorunludur. Biz bunları çok teferruatlı bir şekilde önceki takdimlerimizde, yazılı takdimlerimizde izah etmeye çalıştık. Bunlar neden sorunludur, neden kendi içinde çelişkileri vardır, neden sübjektiftir, neden hukuk standartlarına uygun değildir ve en önemlisi, neden bu türlü bir laiklik anlayışının bizatihi hepimizin koruması gerektiği laiklik prensibine bütünüyle zarar verici unsurları içermektedir?
Şimdi, müsaade ederseniz, parti adına biz laiklikten ne anlıyoruz, çok fazla sabrınızı zorlamadan birkaç hususu ifade etmek istiyorum. Biz buyuz. Biz iddianamedeki parti değiliz. İddianamede tavsif edilen kişiler değiliz. İddianamede itham edilen hususlar bize yafta olarak getirilip yapıştırılamaz. Biz o değiliz, biz buyuz. Biz neyiz? Şimdi onu müsaade ederseniz arz etmek istiyorum.
Şimdi, iddianamede kendi içinde tutarlık taşıyan, bilimsel muhakemeye uygun, toplumsal gerçeklerle ve laik düşüncenin evrensel birikimiyle uyumlu, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacak ve uyulacak hukuki standartları taşıyan bir laiklik tanımı maalesef iddianamede yer almıyor. İddianamede laiklik prensibi değil, laiklik adıyla katı bir ideoloji -buna totaliter de diyebiliriz- bir felsefi kanaat ve en tehlikelisi, diğer dinî inançlarla rekabet hâlinde olan bir inanç sistemi tanımlanmakta ve sunulmaktadır, savunulmaktadır.
Laikliğin dinamik bir kavram olduğu ve devletin demokratikleşme sürecinde laiklik anlayışının da demokratikleştiği gerçeği göz ardı edilmiştir. Laikliğin dünyada en katı şekilde uygulandığı Fransa’da bile bu dönüşüm yaşanmış, bu ülkede demokratikleşme sürecinde laikliğin ikinci temel unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü, diğer özgürlükler gibi gelişmiştir. Laiklik zamanla radikal ve militan uygulamalardan arınarak din ve vicdan özgürlüğüne daha fazla yer veren demokratik bir görünüm kazanmıştır. Laikliğin demokratikleşmesi, onun toplumsallaşması sürecini de hızlandırmıştır.
Türkiye’de laikliğin din ve devlet işlerinin ayrılığı anlamındaki tanımı elbette devam etmektedir, edecektir ve de etmelidir. Bu ülkenin diğer boyutu olan din ve vicdan özgürlüğü, tek parti dönemine nazaran, tıpkı ifade, toplantı, örgütlenme özgürlüğü ve başkaca özgürlükler gibi gelişmiştir. Bu bağlamda, cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olan laik hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi diğer niteliklerle eklemlenerek bugünkü hâlini almıştır. Nitekim, bu sosyolojik dönüşüm laikliğin toplumsal açıdan algılanmasını ölçmeye yönelik bilimsel çalışmalarda da ortaya çıkmaktadır. Profesör Ali Çarkoğlu ve Profesör Binnaz Toprak’ın Kasım 2006’da yaptıkları sosyolojik araştırma bu bakımdan son derece önemli. “Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” adlı bu bilimsel araştırmaya göre, toplumda laikliği benimseyenlerin oranı ciddi olarak artmıştır. Daha sonra yapılan bilimsel araştırmalarda da bu aynı şekilde gözükmektedir. Bence sonuçları vardır.
Bu araştırmalar gösteriyor ki, eğer toplumun iktisadi seviyesi yükseliyorsa, eğitim seviyesi yükseliyorsa, uygulanan sosyal politikalara paralel olarak laikliği benimseyenlerin oranı da her geçen gün artmaktadır. Parti olarak da bizim iktidara geldiğimiz günden beri yaptığımız iş, varmak istediğimiz hedef de budur. Laikliği daha güçlendirmek, toplumsallaştırmak, geliştirmek, çağdaş uygulamalara paralel kılmaktır. Laiklik, herhangi bir dinin mahiyetinden hareketle tanımlanacak bir iki ilke olmayıp, devletin tutumunu belirleyen bir prensiptir. Laiklik, bireylerin tutumunun değil, sosyopolitik sistemin niteliğidir. esas itibarıyla devleti sınırlayan, dolayısıyla da devletin nasıl hareket etmeyeceğini gösteren bir ilkedir. Bu cümlenin altını özellikle çiziyorum. Dolayısıyla bize göre, devleti sınırlayan, dolayısıyla da devletin nasıl hareket etmeyeceğini gösteren bir ilke. Daha açık bir ifadeyle, laik devlet, belli bir dini veya seküler bir görüşü yurttaşlarına empoze edemeyeceği gibi, din ve vicdan özgürlüğünün kullanımını da güvence altına almak zorundadır. Laikliğe aykırı olan, toplumda din konusunda farklı görüşlerin bulunması değil, devlet yetkisini kullananların belli bir dinî görüşü, yasal ve idari kural veya uygulamalar şeklinde cebir yoluyla yurttaşlarına dayatmalarıdır. Özetle, herhangi bir dinin hükümlerinin devlet kuralı hâline getirilmemesi demektir.
Nihayet, bir dinin mensuplarının kendi dinlerini şu veya bu şekilde anlamaları laiklik devletin sorunu değildir. Esasen bir dinin doğru yorumunun ne olduğu siyaseten belirlenecek bir husus da değildir. Yurttaşların kendi dinlerini yanlış da olsa doğru da olsa yorumlayıp onu içselleştirmesi onun kendi bireysel takdir hakkıdır. Kanunların açıkça tanımladığı suç teşkil eden fiilleri işlemedikçe bu husus devleti ilgilendirmez.
Demokrasinin laiklikle ilişkisi hakkında elbette farklı görüşler var ama çağdaş demokrasilerdeki uygulamasına baktığımızda, burada demokrasinin önemli bir kısmı laiklik sistemlerdir demokrasilerin, ancak demokratik olmayan ülkelerin bir kısmı da laikliktir, laik olmayan demokratik ülkeler de vardır. Bu tespitten hareketle, dünyadaki uygulamalara bakıp diyebiliriz ki, laiklik, demokrasinin yeterli şartı değildir, ama gerekli şartıdır, ancak laikliğin doğru anlaşılmış olması gerekir. Totaliter rejimlerde uygulanan şekli ile demokratik laiklik anlayışı arasında büyük fark var. Totaliter laiklik anlayışı içerisinde, dinin kötü, zararlı, gerici bir toplumsal güç olarak kabulü vardır. Onun için de siyasal sistem laikliği dinden özgürleşme olarak algılamıştır. Bu dinden özgürlük anlamındaki laiklik anlayışı daha çok Fransız tipi laiklik anlayışına tekabül eder. Dinin özgürleşmesi anlamındaki laiklik anlayışı da Amerika Birleşik Devletlerinde daha çok uygulama alanı bulmuştur. Bu anlayışın arkasındaki temel düşünce, devletin dinler karşısında tarafsız kalması gerektiği düşüncesidir. Laiklik bu anlamda bir özgürlük ilkesidir. Bunun içindir ki laiklik, bireyleri onun temel hak ve özgürlüklerini değil, devleti ve onun güç kullanımını sınırlayan bir ilkedir.
Laik devletin görevi, bütün inançlara saygı göstermek, dinî veya seküler görüşler arasında ve bunları benimseyen kişiler arasında hiçbir ayrım yapmamaktır. Bu tespitten yola çıkarak, laiklik, tarafsızlık ilkesinin sonuçlarından birisidir. Netice itibarıyla, laiklik, bir toplumsal barış ilkesidir. Bu çerçevede bize göre laikliğin iki ayağı var. Birincisi din ve vicdan özgürlüğü, ikincisi hukuki düzenin doğrudan doğruya dine dayanmamasıdır. Bununla beraber, siyasi meşruluğun dine dayanmamış olması, dinin bireysel ve toplumsal boyutlarının laik devlet tarafından tanımlaması anlamına gelmez. Diğer yandan, elbette laik bir düzende kişilerin de dinî ihtiyaçlarının karşılanmasında devletten talepleri olabilir, bunları dile getirebilir ve bunları siyasetçilerden isteyebilirler.
Demokratik ülkelerdeki uygulamalara baktığımızda, evrensel standartta bir din-devlet ilişkisi de yok, yani her ülke kendisine göre din-devlet ilişkileri geliştirmiştir. Onun için, herhangi bir ülkede o ülkedeki laiklik ilişkilerini eleştirmek, farklı yorum ve önerilerde bulunmak mümkündür. Bu, laiklik karşıtlığı anlamına gelmiyor. Ama kesin olan bir şey var, o da din ve vicdan özgürlüğü, demokratik laiklik anlayışının vazgeçilmez bir şartıdır. Böyle olduğu ve Batı’da böyle kabul edildiği için, laiklik anlayışında ve uygulamalarında giderek statik bir yorum yerine, dinamik bir yorum hâkim olmakta, kesin ayrılık yerine hayırhah, tarafsızlık, hatta dine sempatik laiklik diyebileceğimiz bir anlayışa yönelinmektedir.
Modern devlet, vatandaşlarına hak ve özgürlükler bakımından ve sosyal devlet prensipleri çerçevesinde eşit bireyler olarak tutmakla mükelleftir ve bize göre devletin farklı dinî inançlara mensup vatandaşlarına eşit mesafede durması eşitliği, durmaması eşitliği imkânsız hâle getirir. O nedenledir ki biz, eşitlik ancak laik bir düzende mümkündür diye düşünüyoruz.
Ayrıca, laiklik toplumsal barışı sağlamak için de gereklidir. Farklı dinler ve inançlar barışı ve hoşgörüyü telkin etseler de bambaşka nedenlerden çatışan taraflar bile meşruiyet kazanmak için inançlar dünyasından gerekçeler bulmaktadır. Toplumu bir arada, barış içinde tutmak için hoşgörüden önce sağlam hukuk kurallarına ihtiyaç var. Hoşgörü bu hukuk kurallarını besleyerek barışa katkı da sağlıyor. O nedenle, laiklik bizim açımızdan aynı zamanda bir barış ilkesidir.
Ancak burada en büyük tehlike, azınlık ile çoğunluk arasında geçen kutuplaşmanın laiklik eksenine oturtulmasıdır. Bu durumda laikliğin kolaylıkla bir siyasi görüşe veya ideolojiye dönüşme ihtimali kuvvetlidir. Böylece laiklik var oluş amacından sapabilir, hâlbuki laik devlet ilkesine sadece sayısal olarak az olan inanç mensupları değil, çoğunluk inancına sahip olanların ihtiyacı da eşit orandadır. Çünkü çoğunluk inancının farklı yorumları da birbiriyle rekabet hâlindedir. Devlet düzeni laiklikten uzaklaştığı zaman, ilk tehlike, militan din yorumunun diğer din yorumlarını bastırmaya çalışmasıdır.
Öbür taraftan, dinî ve felsefi inanç farklılıklarının bir arada barış içinde yaşatmak için var olan laiklik bir inanca dönüşmemelidir. Laiklik prensibinin hukuki değerini yok eden en büyük risk, laikliğin de diğer inançlar karşısında, her ne gerekçeyle olursa olsun, bir inanç olarak çıkartılmasıdır. Laikliği bir din, bir inanç ve felsefi kanaat veya diğer inanç ve felsefi kanaatleri ortadan kaldırmaya çalışan düşmanca bir prensip olarak anlamak ve yorumlamak laik hukuk düzenine ve toplumsal barışa yönelik en ciddi tehlikedir.
Şimdi, laiklik konusundaki görüşmelerimizi ifade ettikten sonra, AK PARTİ nasıl laikliğe aykırı eylemlerin odağı hâline gelmiş, o bölümde birkaç şey söylemek istiyorum. Sayın Başsavcının odak konusundaki yaklaşımı Anayasa’nın ruhuyla bağdaşmazlık içindedir. Çünkü bir siyasi partinin parti yasaklarına aykırı fiillerden dolayı kapatılmasını zorlaştıran Siyasi Partiler Kanunu’ndan önce Anayasa’nın bizatihi kendisidir. Anayasa’nın kapatılmayı odak olma şartına bağlamış olması ve bunun kriterlerinin de 69’uncu madde içerisinde yaşanan tecrübeler dikkate alınarak, son değişiklikle maddeye derç etmesi bunun en belirgin kanıtıdır. Esasen odaklaşma zaten gerçekleşmesi zor olan bir durumdur. Bu terimin ve kriterlerin madde metnine son değişikliklerle ilave edilmesi Anayasakoyucunun bilinçli bir seçimidir. Aksi hâlde, sempati besleme, destek verme, fiillere karışma gibi Türkçede başkaca tanımlar ya da ifadeler var iken, bunu seçmiş olması son derece anlamlıdır. Bu demektir ki, Anayasa’nın kendisi bir siyasi partinin kapatılması için onun yasak fiillerle herhangi bir bağlantısını veya öyle bir izlenimini yeterli görmemekte, onun bu fiillerin odağı hâline gelmesini Anayasa’nın 69’uncu maddesindeki şartları da dikkate alarak gerekli görmektedir, yani şarta bağlı bir durum söz konusu.
Öbür taraftan, “odak” kelimesini “hâline gelme” ibaresiyle bir arada bulunması da bizce önemlidir. Bu anlatım biçimi, yasak fiillerle arızi bir ilişki veya bağlantı durumundan farklı olarak, kararlılık gösteren bir sürecin göz önünde bulundurulmasını ve bu fiillerin yoğun bir şekilde işlenmesini ve bu durumda partinin Anayasa’nın 69’uncu maddesinde zikredilen organlar tarafından benimsenmesini zorunlu görmektedir ve bunların hepsi Anayasa’nın 69’uncu maddesinde çok açık olarak söylenmiştir.
Anayasa, bir siyasi partinin odaktan kapatılmasını belli koşullar altında somut ve gerçekleşmiş eylemlerin varlığını zorunlu görmesine rağmen, İddia Makamınca, yine, eylem ve söylemlerin özellikle bir iktidar partisi yönünden somutlaşması, yani sonuçların ortaya çıkması gerekmemektedir. Şimdi Anayasa eylem arıyor, ama İddia Makamı böyle bir sonucun ortaya çıkmasını beklemiyor. Yasama organında çoğunluğa sahip bir siyasi partinin bu eylem ve söylemleri her an için gerçekleştirilebilecek konumda olması karşısında, bu eylem ve söylemlerin gerçekleşebilir olması karşısında soyut olarak varlığı dahi kapatma yaptırımına dayanak olabilecektir. Yani, tek başına iktidar olmanız İddia Makamının mantığına göre, odak olma bakımından ayrıca eyleme gerek yok, siz zaten bu tehlikeyi, bu riski taşıyorsunuz diyor. Hâlbuki, Anayasa açısından evvela 68’inci maddenin dördüncü fıkrasındaki zikredilen hususlara aykırı eylemler olacak. O fiilleri işleyenin parti üyesi olması şart. Anayasa’da sayılan organların açık ya da zımni benimsemesi gerekir. Organları bunları kararlılıkla ve doğrudan işlemesi ve yoğunlukla birlikte işlemesi. Bunların hepsinin bir arada olması hâlinde odak söz konusuyken, iktidar partisi olmanız bile tek başına odak olmanız için yeterli delil olarak sunulabilmektedir.
Şimdi, burada hukuki bir kısım değerlendirmelerin yapılması gerekiyor. Tabii, odak hâline gelme, eskiden, büyük ölçüde sübuta erme şartına bağlıydı. Bu da mahkemelerden alınmış kararlarla ilgiliydi. Bu, Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi. Dolayısıyla şimdi içinde bulunduğumuz süreçte artık bu sübut şartı ortadan kalkıyor. Ama buna rağmen yine de bir partiyi odak olmaktan suçlayacaksanız belli eylemlerin olması gerekmektedir.
Şimdi, bu eylemler nasıl eylemler? Şimdi, bir hukuk devletinde bir yasak değilse serbesttir. Çünkü siz davranışlarınızı neye göre ayarlayacaksınız? Yasalarda sizi belli faaliyetleri yapmayı engelleyen hususlar var mıdır yok mudur? Ben bir şey yaparsam bundan dolayı bir müeyyideye muhatap olur muyum olmaz mıyım? Şimdi, parti kapatma gibi çok önemli bir konuda velev ki bir ceza yaptırımı söz konusu olmasa bile, yine de fiilin belli unsurları taşıması lazım. Aksi hâlde olsa olsa metoduyla parti kapatma yolunu açmış oluruz. Yani, buradan biz şunu demek istemiyoruz: Yani illa da fiillerin varlığı ve karşılığında da bir ceza hükmünün olması gerekmiyor ama yapılan düzenlemelerde, bizim kanaatimiz, yine bir fiil olacak, çünkü düşünce, mülahaza bunların hepsi kalkmış eylem gündeme gelmiş, eylem üzerinden bu değerlendirmeler yapılacak. Bunlar da sıradan eylemler değil. Yine karşılığında bir cezai müeyyide olmasa dahi, belli unsurları itibarıyla bu sonucu doğurabilecek bir kısım fiillerin olması gerekiyor. Nitekim, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kuruluşun işten çektirilmesini yazıyla partiden ister. Parti üyeleri 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerlerse diyor. Bir şeyden hüküm giyebilmek için evvela o kapsama giren fiilin unsurlarının oluşması lazım.
Yine 68’inci maddenin dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiillerin ceza hukuku anlamındaki fiiller olması gerektiği, bizim bu iddiamızı doğruluyor. Dolayısıyla şimdi lafı bu kadar uzatmamın sebebi şu: Şimdi biz nasıl odak olmuşuz, ne var, eylem olarak Sayın Başsavcı ne getiriyor? Deminden beri anlatmaya çalıştığımız husus, ifade özgürlüğü kapsamında herkesin konuştuğu, sıradan vatandaşın konuştuğu, bir köşe yazarının yazdığı, bir yorumcunun yorumladığı veya televizyon tartışmalarında bilim adamlarının, akademisyenlerin veya herkesin konuştuğu konuları konuşmaktan ibarettir. Dolayısıyla bu ifade özgürlüğü kapsamındaki bu açıklamaları laiklik karşıtı eylemler olarak mütalaa ediyor. Ben de söylemeye çalıştım ki, bu sözleri ilk defa biz söylemiyoruz, bu konuları biz gündeme getirmedik, bizden evvel de var. Bir siyasi parti toplumda olan konuları konuşmayacaksa, vatandaşın karşısında diğer partiye nazaran o sorunlara kendi çözümlerini açıkça ortaya koyamayacaksa ve bu konuşmalar eylem olarak mütalaa edilip bundan dolayı parti kapatılacaksa, siyasete çok fazla da bir yer kalmıyor diye düşünüyoruz.
Onun için, biz, ne laiklik karşıtıyız ne de sunulan deliller karşısında bu işin odağı hâline gelmişiz. Bizim laiklik anlayışımız Anayasa’nın laiklik anlayışına uygun. Anayasa’nın laiklik anlayışında, bir tarafta yukarıda iki özelliğini saydığımız din ve vicdan özgürlüğü teminat altında, öbür tarafta da devletin temel nizamlarının dinî esaslara dayandırılmaması. Dolayısıyla bizim anlayışımız bu, Anayasa’nın anlayışı da bu. Biz, bu konuyu, bunları kendi parti programımızda, tüzüğümüzde çok açık olarak ortaya koyduk. Mesela, partimiz laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin, inanç özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir diyoruz. Dini insanlığın en önemli kurumlarından biri, laikliği ise demokrasinin vazgeçilmez şartı, din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak görür diyoruz. Laikliği din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına ve örselenmesine karşıdır diyoruz. Bu, aynı zamanda, Anayasa’nın 2’nci maddesinin gerekçesi. Esasen laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını, ancak inançsız insanların da hayatlarını bu doğrultuda tanzim etmelerini sağlar diyoruz. Bu bakımdan, laiklik, özgürlük ve toplumsal barıştır diyoruz. Partimiz kutsal dinî değerlerin ve etnisitenin istismar edilerek siyaset malzemesi yapılmasını reddeder diyoruz. Öte yandan, dinî, siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara alet etmek veya dini kullanarak farklı düşünen ve yaşayan insanlar üzerine baskı kurmayı kabul edemeyiz diyoruz. Bunlar, bizim tüzüğümüzde, programımızda bugüne kadarki açıklamalarımızda var. Dolayısıyla biz, hem evrensel laiklik anlayışına hem 1982 Anayasası’nın en başta 24’üncü maddesi olmak üzere bu konudaki düzenlemelere uygun bir laiklik anlayışını benimsiyoruz.
Şimdi biz bunları söylüyoruz ama bu manada çok sayıda açıklama olduğu hâlde, iddianamede bunlardan bir tanesi bile yok. Sanki biz bunları hiç söylememişiz ya da kapalı kapılar ardında söylemişiz de İddia Makamı bunu duymamış gibicesine, en önemli suçlamada… Karşı tarafın, suçladığınız kesimin görüşlerini de ortaya koymuş olmanız gerekir ki sağlıklı bir karar verilebilsin.
AK PARTİ olarak, laikliğin dindarlığa mâni olmadığını ve dindarlığın teminatı olduğunu, dindar birinin de devletin laik yapısını benimsemesinin mümkün olduğunu ve bu nedenle sadece dindar diye insanların laiklik karşıtı gösterilemeyeceğini, hiç kimsenin dindarlığı nedeniyle itham edilemeyeceğini ifade eder diyoruz.
AK PARTİ, laikliğin bir diğer yönünü ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmış sayılmasını ise devletin bütün dinlerin mensuplarına eşit davranması, din kurumları ile devlet kurumlarının ayrılmış olması, hukuk kurallarının din kurallarına dayandırılmaması, hukuk kurallarının din kurallarına uyma zorunluluğunun bulunmaması, devlet yönetiminin dine dayanmaması ve devlet yönetiminin de din kurallarından etkilenmemesi olarak görmektedir.
Şimdi, bunlar, bizim kendi resmî metinlerimizde, söylemlerimizde kullandığımız, inandığımız hususlardır. Biz, kendi metinlerimize inandığımız şeyleri yazdık. İnandığımız şeyleri de kamuoyuyla bugüne kadar hep paylaştık, paylaşmaya da devam ediyoruz. Dolayısıyla bizim savunduğumuz modern laiklik anlayışından farklı bir yorumu yok savunduğumuz laikliğin. Bununla ilgili etraflı bir açıklama koyduk, bundan ne anlaşılıyor, ne anlaşılması gerekiyor? Avrupa Konseyine bağlı Parlamenterler Meclisinin 1202 sayılı kararı ve burada zikredilen hususlar ile AK PARTİ’nin savunduğu hususlar arasında herhangi bir farklılığın olmadığını, üstelik AK PARTİ, laiklik anlayışını sadece programına yazmakla kalmıyor… Çünkü biz, bir muhalefet partisi değiliz, yani icraatı belli olmayan bir parti de değiliz. Biz, 2002’den bu tarafa iktidardayız ve ne yapıyorsak, ne yaptıysak, biz bunların hepsini kamuoyunun gözü önünde yaptık ve Sayın Parti Genel Başkanı ve Başbakan, sayısız konuşmalarında, kendisinin ve partisinin laiklik anlayışını açıklıkla ifade etmiş, beyanları ve eylemleriyle cumhuriyetimizin laik niteliğinin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Mesela, bir konuşmasında Erdoğan, partisinin olmazsa olmaz diye nitelediği üç kırmızı çizgisini de dincilik, ırkçılık, bölgecilik diye ilan etti. Erdoğan “Bu kırmızı çizgilerin dışına çıkanlar için gereğini yaparız, böyle biline.!” uyarısında bulundu. “Biz, legal siyaset alanında bile dinin, ırkın ve bir bölgeye mensup olmanın istismarı anlamına gelen dincilik, ırkçılık ve bölgecilik temelinde siyaset yapmanın kırmızı çizgilerimiz olduğunu söyleyen tutarlı ve büyük bir hareketin mensuplarıyız.” diyor. Bu manada yapılmış sayısız açıklamaları var. Mesela, “Muhafazakârlık ve Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı konuşmada: “Açık söylüyorum, bizim üç kırmızı çizgimiz var. Bölgesel milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Etnik milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı hepimizin ortak paydasıdır. -Hâlbuki evvelki konuşmalarda ifade ettik, bir yanıltmayla, bir cımbızlamayla, İslam bizim ortak paydamıza gelen bir çarpıtma var- Dinsel milliyetçiliği kabul etmiyoruz.” Bunlar AK PARTİ’nin en yetkili ağızdan neye nasıl baktığının açık göstergeleridir.
BAŞKAN – Sayın Çiçek, şöyle bir programlama açısından, tahminen sizin şeyinize göre, ne zaman bir süre daha alır bu savunmanız, yani ona göre bir ara vereceğim tekrar bir daha.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK – Sayın Başkan, o söylediklerimi süratli geçiyorum, yazılı olarak takdim edeceğiz.
BAŞKAN – Yani bu teklifim sizin bu açıklamalarınızı ya da savunma hakkınızı sınırlama anlamında değil, istediğiniz kadar konuşabilirsiniz. Ama ben öğrenerek hani bir ara vereyim, sizler hem yoruldunuz, hem arkadaşlarımızın dikkati daha da fazla şey olmasın düşüncesiyle soruyorum bunu.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK – Evet, kısa bir ara verirseniz, ben neleri daha çıkaracağım bir plan yapayım.
BAŞKAN – Peki.
On dakika daha ara veriyorum arkadaşlar.
Kapanma Saati: 16.36
BAŞKAN – Sayın Çiçek, görülen lüzum üzerine ses düzenini değiştirdik. O nedenle de, buyurun, oturarak açıklamalarınızı yapmaya devam edin.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN - Bir konuyu öncelikle söylemek istiyorum: Bizim bu müdahalelerimiz, konuşmalarımız sizin savunma hakkınızın kısıtlandığı anlamda asla anlaşılmasın. İstediğiniz kadar konuşabilirsiniz. Bugün bitmezse yarın devam ederiz. Bu konuda kendinizi rahat hissedin lütfen. Sonuna kadar biz sizi dinlemeye hazırız.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK - Çok teşekkür ederim. Sayın Başkan, sayın üyeler; anlayışınız için, sabrınız için de çok teşekkür ederim.
Bundan sonraki bölümde mümkün olduğu kadar ana başlıkları söylemeye çalışacağım bir iki konu dışında. Zaten görüşlerimizin yazılı metnini vereceğiz ama metin dışına çıkıp lüzumuna binaen söylediğim hususlar da var, onların birlikte değerlendirileceğinden de eminim.
Dolayısıyla şimdi konuştuğumuz konu laiklikle ilgili. Biz bu konuda hem başta Parti Genel Başkanı olmak üzere muhtelif tarihlerde çok açıklamalar yaptık. Maalesef bu açıklamaların hiçbirisi iddia makamınca dikkate alınmamış. Keşke bunlardan bazıları konulmuş olsaydı. Biz netice itibarıyla özü aynı olan şeyler söylüyoruz. Laik toplumda din laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik tüm inanç gruplarına eşit mesafede olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği içindir ki laiklik bizim için bir yerde sigortadır diyoruz. 14 milyon kişinin oyunu almış ve iktidar olmuş bir parti laiklik karşıtı olarak bu sahneye çıkmadı diyoruz o tarih itibarıyla.
Ayrıca iddianamedeki hususlara cevaptır. Keşke bunlar alınmış olsaydı bu kadar uzun bu bölüme girmeye gerek kalmazdı.
Başta da arz etmeye çalıştım. Biz iktidar partisiyiz. Dolayısıyla iş başına geldiğimiz 18 Kasım, ki 58’inci Hükûmetin kuruluşu 18 Kasım 2002’dir, o tarihten beri ne yaptıysak toplumun gözü önünde yaptık. Yaptığımız işlerin çok büyük ekseriyeti yasama faaliyetidir.
Sayın Başkan, sayın üyeler; 1.006 tane yasa çıkarmışız bugüne kadar. 18 Kasımdan bugüne kadar 1.006 tane yasa… Türkiye açık ve şeffaf bir toplum. Muhalefeti var, medyası var, sivil toplum kuruluşları var. Eğer yaptığınız işte anayasal düzene aykırı bir husus varsa, bu zaten Meclis gündeminde rahatlıkla tartışılabiliyor, basında tartışılabiliyor, Anayasa’ya aykırılık iddiası olanlar varsa bunlar da zaten gündeme geliyor.
Esasen anayasaların içeriğine baktığımızda, temel hak ve özgürlükler bölümünü çıktıktan sonra geriye kalan önemli bir bölüm, herhangi bir iktidar için işbaşına geldiğinde, ola ki yasaya aykırı davranabilir, tayin tasarrufunda bulunur, karar alabilir vesaire yapılır veya yasama faaliyetinde bulunabilir veya başka türlü bir eylemde, işlemde bulunabilir diye bunun dengeleri kurulmuştur. Onun için bir iktidar partisinin bir muhalefet partisine nazaran laiklik karşıtı olması esasen imkânsızdır. Çünkü ne yapsa yargı denetimine tabi. Dolayısıyla, eğer Anayasa’ya ister bu söylenilen konu açısından isterse Anayasa’nın başkaca maddeleri açısından bir aykırılık söz konusu olacaksa, bu zaten sizden dönüyor veya idari makamlardan dönüyor. Bunun gereğini yapmayanlar da zaten Ceza Kanunu’na göre suç işlemiş oluyor.
Fakat göz ardı edilen bir husus var, o da şu: Başta da ifade etmeye çalıştım, 1963’ten beri Türkiye bir devlet politikası sürdürüyor -Ankara Anlaşmasıyla birlikte- Avrupa Birliği. Avrupa Birliğine demokrasiyi benimsememiş, demokratik değerleri benimsememiş, bunun standartlarını yakalamamış herhangi bir ülkeyi zaten bu birliğin içerisine almıyorlar. Biz şimdi müzakere yapan bir ülkeyiz, aday ülkeden müzakere yapan konuma geldik. Nasıl geldik? Çıkardığımız yasalarla geldik. Eğer siz çıkardığınız yasaları, çıkardığınız yönetmelikleri, tüzükleri yayınladığınız, dinî referans veriyorsanız, yani laikliğe aykırı dinin herhangi bir hükmüne dayanarak bir düzenleme yapıyorsanız, bu zaten hem iç hukukumuz bakımından mümkün değil hem de demokratik değerleri benimsememiş bir partinin, bir hükûmetin, bir iktidarın Avrupa Birliği çatısı altında yer alması mümkün değil. Biz bu konuda en büyük katkıyı vermiş bir iktidar olmamıza rağmen, böyle bir suçlama gerçekten bize seçimde alacağımız darbeden çok daha fazla zarar vermiştir, hem Türkiye’nin imajına hem bizim imajımıza. Yani Avrupa Birliği için canımız çıkıyor, uğraşıyoruz gece gündüz, en önemli düzenlemeleri yapıyoruz, karşınıza Avrupa Birliği normlarıyla, Avrupa Birliği felsefesiyle bağdaşmayan bir itham çıkıyor.
Onun için bu iddiaların hiçbirisini doğru kabul etmiyoruz, doğru bulmuyoruz ve demek istiyoruz ki, esasen, zaten iktidar olan bir partinin odak olması mümkün değil, laikliğe karşı olması mümkün değil Türkiye’de Anayasa’nın teminatları açısından. O nedenle bizim partimizin ne yetkili organları ne bugüne kadar yürütme faaliyetleri ve Anayasa’nın bize tanıdığı yetkiler açısından bu şekilde değerlendirilebilecek, bu maksada matuf bu kasıtla ortaya konulmuş herhangi bir eylem de yok, yürütme faaliyeti de yok, mahallî idare faaliyeti de yok.
Ama bir husus var ki, bunu önemsiyorum. Samimi olarak arz edeyim ki şimdi arz edeceğim husus tartıştığımız konuların hepsinden çok daha önemli. Yani Türkiye’de kendi içinde her on senede bir, on beş senede bir bir kavga sebebi buluyoruz. Birbirimizi suçluyoruz, birbirimizin gırtlağına sarılıyoruz, olan Türkiye’ye oluyor, bir bakıyorsunuz, o tartışmaların boş olduğunu, o tartışmaların aslında Türkiye’ye bir fayda getirmediğini görüyoruz.
Şimdi, dinin birleştiriciliğine vurgu yapmanın laiklik ilkesine aykırı olduğu gibi iddianamede bir husus var. Dinin bizim toplumumuz bakımından birleştirici olduğu en başta cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk dâhil hemen her vesileyle söylenmiştir, söylenmektedir ve bunun yanlış bir tarafı da yoktur. Çünkü bu toplumun önemli bir kesimi belli bir inancı benimsemiştir. Benimsemeyenler de vardır. Buna vurgu yapmak, yani halkın yüzde 99’unun Müslüman olduğunu ilk defa biz söylemiyoruz, herkes söylüyor ama buna rağmen biz söyleyince bu başka bir anlamda kurgulanmaya çalışılıyor. Bununla ilgili özel bir kısım düzenlemeler var. Biz din üst kimlik demediğimiz hâlde, tekrar ifade ettim, bir çarpıtmayla iş o noktaya getiriliyor ve biz başka bir kareye oturtulmaya çalışılıyoruz.
Şimdi arz edeceğim husus şu: Yani eğer bu husus yüksek mahkemenin vereceği karara mesnet teşkil edecekse Türkiye elli sene bir başka tartışmanın içerisine girecek, o da şudur: İddianamede yer alan din ve İslam’la ilgili bazı görüşler ve imajlar hem yanlış hem de yanıltıcıdır. Bu görüşlerin kabulü bir yüksek mahkeme kararına mesnet teşkil etmesi durumunda, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa ve yasalarla kendisine yüklenen görev ve sorumluluk alanlarını daraltacak, hatta bize göre özgü bir anayasal kurum işlevsiz hâle gelecektir. Laiklikle ilgili yanlış algılamaları ve tasavvurları pekiştirecek, bu da din ve devlet işlerinin sağlıklı bir zeminde ayrıştırılmasını, altını çiziyorum, din ve devlet işlerinin ayrıştırılmasını imkânsız kılacaktır.
Bir siyasi partiyle ilgili kapatma davasında hukuk metinlerinin esas alınmasında şüphe yoktur. Buna rağmen iddia makamı hazırladığı metinlerde laik hukukun sınırları dışına çıkarak din ve İslam adına çeşitli yargı cümleleri kurmakta, dinî, İslami kavramlar ve öğretiler bağlamından soyutlanarak yanlış ve yanıltıcı bir şekilde ele alınmaktadır. Dinin ilmen muteber kaynakları dikkate alınmadan değerlendirmeler yapılmaktadır.
Her şeyden önce iddianamede ortaya konan din anlayışı, bilim insanlarının ve akademisyenlerinin (kelamcıların, din felsefecilerinin, dinler tarihçilerinin) üzerinde uzlaşabilecekleri tanım ve tasavvurlardan hayli uzak.
İddianamede din ile ilgili değerlendirmelerin temelini, özellikle 19’uncu yüzyılda Batı’da beliren felsefi akımlardan biri olan pozitivist bakış açısı oluşturmaktadır. İddianame metni siyasal partilerin demokratik süreç içerisinde yüz yıldır devam eden aşamalarına dikkat çekmekte fakat bu aşamalarla orantılı bir şekilde seyreden ülkemizde uluslararası toplumda din ve inanç özgürlüğü alanındaki gelişmelere hiç değinilmemektedir. Böylelikle siyasi partilerin geçirdiği gelişmenin son noktası ile din ve inanç özgürlüğü alanına iki yüz yıl öncesinin bakış açısı karşı karşıya getirilmektedir. Biri donduruluyor biri bugüne getiriliyor. Dolayısıyla iddianamenin hukuki bir metin olarak kabul görmesi durumunda demokratik kazanımlar açısından din ve vicdan özgürlüğü alanı pozitivizmin dogmalarıyla doldurulmuş olacaktır.
Genel anlamda din, sosyal bir varlık olan insanın mutluluğunu hedefler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi bu kabulden hareketle dinin toplum için vazgeçilmez bir unsur olduğunu görmesi sebebiyledir ki daha ilk günden Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bize mahsus ve çok önemli bir kuruma ihtiyaç duymuş ve bunu kurmuştur.
İddianame metninde ortaya çıkan Diyanet İşleri Başkanlığı imajı ne kurumun yapısı ve amaçlarını belirleyen anayasal statüsüyle ne de Türkiye Cumhuriyeti devleti toplumu nezdindeki konumuyla ve ne de millî birlik ve beraberliğe yaptığı dinamik katkılarıyla örtüşmektedir. Anayasa’nın 136’ncı maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığına “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinme” görevini vermektedir. İddianamede yer alan ve dini toplumsal birliğin çimentosu olarak değerlendiren ifadenin parti kapatma sebebi olarak sunulması Diyanet İşleri Başkanlığının anayasal görevini de yerine getirmesini imkânsızlaştırmaktadır. Bu metnin hukuki bir referans olarak onaylanması durumunda halkın büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede devlet-toplum ilişkileri ve dinlerin ve kültürlerin uluslararası toplumsal ilişkilerde giderek artan önemi göz önüne alındığında, çeşitli alanlarda riskler oluşturma ihtimali söz konusudur.
İddianamede -38’inci sayfasında- Diyanet İşleri Başkanlığının kadro talebinin siyasiler tarafından dile getirilmesi eleştirilmekte ve laikliğe aykırı eylemler olarak zikredilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının din hizmetlerinde nitelikli görevlileri istihdam etmesi ve boş camilere atama yapması Millî Güvenlik Kurulunun tavsiye kararlarında ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet politikası çerçevesinde yer almaktadır. Ayrıca Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Sekreteryası -ki benim başkanlığımda toplanıyor- Bölücü Faaliyetlere Yönelik Eylem Planı çerçevesinde özellikle doğu ve güneydoğu illerimizde kadrosu bulunmayan camilerde din görevlilerinin istihdamının önemine binaen bu kadrolar gündeme gelmekte ve bu atamalar yapılmaktadır.
Şimdi, Millî Güvenlik Kurulunun bu alanda alınmış sayısız kararları var. Geçtiğimiz hafta Millî Güvenlik Kurulu toplantısı yapıldı. Şimdi oradan kısaca bir metni bilgilerinize sunmak istiyorum: Şimdi, bakınız, PKK Kongra Gel terör örgütüne müzahir unsurların dönem içindeki faaliyetleri. “Terör örgütü ve yandaşı oluşumlarca taban desteğini ve oy oranını artırmak amacıyla halkın dinî duygularını istismar etmeye yönelik çalışmaların devam ettiği, 7 Mayıs 2008’de Batman’da, 31 Mayıs 2008’de İstanbul’da bu terör örgütünün Din Adamları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğini kurduğu, ayrıca Diyarbakır’da Siyaset ve Kadın Akademisi, Şanlıurfa’da İlahiyat Akademisi, Tunceli’de Demokratik Siyaset ve Alevi Kültür Akademisi kurma yönünde çalışmalar yaptıkları bilinmekte.”
Şimdi, ayrıca “Hizbullah” denilen bir başka radikal örgüt de yine başta Kürt medreseleri olmak üzere ülkemizin belli bir bölümünde dinî amaçlı birçok çalışmaları yapmaktadır.
Şimdi, bunlara karşı devlet terörle mücadelede etkinliğini artırabilmek adına sayısız tedbirler geliştiriyor. Bunlardan bir tanesi aynen şu: Kadro sıkıntısı nedeniyle imam ataması yapılamayan camilerin illegal örgütlenmeye zemin oluşturacağı son derece açıktır. Bu zafiyetin süratle giderilmesi önemli görülmektedir. Bu alanda yapılacak etkin çalışmalarla mütedeyyin vatandaşlarımızın bu tür faaliyetlerden etkilenmemelerinin önlenebileceği değerlendirilmektedir. Daha evvel alınan kararlar gereğince de Diyanete kadro verilmesi bir an evvel, devletin denetim ve gözetimi altında din hizmetlerini sürdürebilmesi açısından bir tavsiye kararı var.
Şimdi, şunu yakinen biliyoruz: Bugün devlet olarak imam tayin etmediğiniz, din görevlisi tayin etmediğiniz yerlerde de din hizmetleri veriliyor ama bu hizmetlerde ne konuşuluyor, din adına ne anlatılıyor, neyin hesabı yapılıyor, neyin propagandası yapılıyor? Her köye bir tane bu işleri takip edecek eleman görevlendirmediğinize göre, görevlendiremeyeceğinize göre yapılması gereken iş, oraya Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda görev yapacak insanları görevlendirmek.
Şimdi, iddianamede… Bir ara 9 bin kadro, 8 bin kadro gündeme geldi, bunun verilmesi gerektiği… Şimdi, bu bile hükûmetin aleyhine, partinin aleyhine bir odak sebebi teşkil ediyor ve bundan dolayı parti suçlanıyor.
Şimdi, bir devlet düşünün ki bir tarafta bir karar alınıyor, öbür tarafta bir devlet organı onu kendisi açısından mahzurlu görüyor, kendi anlayışına göre onu bir itham sebebi olarak zikredebiliyor. Bu iddianamenin maalesef izah edemediğim şahsen şeylerinden bir tanesi budur.
Bir başka husus iddianamede: Dinî gün ve bayramlarla millî bayramlar arasında karşılaştırma yapılmasının millî birlik ve bütünlüğümüz açısından son derece vahim olduğu gözden uzak tutulmamalı. İddianamede böyle bir karşılaştırma yapılıyor. Dinî bayramlar millî bayramların, millî bayramlar dinî bayramların alternatifiymiş gibi bir değerlendirme var ve sanki bizi millî bayramları ikinci plana, dinî bayramları öne çıkarıyormuşuz gibi bir ithamla karşı karşıya bırakıyor. Bu son derece yanlıştır. Özellikle Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü açısından sakıncalı bir husustur.
Şimdi, bu iddianameyle yapılan bir ayrımcılık da var, onu muhakkak söylemem gerekiyor, İddianamenin 89’uncu sayfasında: Kur’an kurslarının Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişlerince teftiş edilmesine yönelik düzenlemeler laikliğe aykırı olarak görülüyor. İddianamenin öne sürdüğü gibi bu konuyla ilgili yapılan teklifte Kur’an kurslarının denetim yetkisi sadece Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişlerine verilmiş değil. Yasa teklifinin asıl amacı, genel teftişin yanında, mesleğin gerektirdiği bilgi, birikim ve deneyimi nedeniyle Kur’an eğitim ve öğretimi açısından Diyanet Müfettişlerinin teftiş ve denetimdeki sorumluluklarını artırmaktan ibarettir.
Kaldı ki bir anayasal kurum olan Diyanet İşleri müfettişleriyle, hepsi aynı kanuna tabi, 657 sayılı Yasa’ya tabi, Millî Eğitim müfettişleri arasında bir ayrım yaparak Diyanet müfettişlerini rejime sadakat açısından sakıncalı bulan bir anlayış bizatihi kendisi sakıncalıdır. Bunu son derece incitici ve sakıncalı bulduğumu ifade etmek istiyorum.
Ayrıca iddianame metninde hemen hemen tüm başlıklar altında dinî ve İslami kavramlar kullanılıyor ve bunlar da yerli yerinde kullanılmıyor. Mesela “din” İslam’a; “İslam” siyasal İslam’a, İslamcılık ve şeriata; “cihat” şiddete, İslami terör ve savaşa; “din ve vicdan özgürlüğü talebi” takiyeye gibi… Kavramlar arka arkaya sıralanmak suretiyle bu kavramlar bir başka anlam üzerine oturtulmaktadır.
Siyasal İslam üzerinden genel olarak İslam, siyasetçiler üzerinden de dindar insanlar töhmet altında bırakılıyor. Dinî kavramlar ve dindar kesimler potansiyel zanlı olarak takdim ediliyor ve böyle bir imaj oluşturuluyor.
İddianamede din tanımı farklı pasaj ve alıntılardaki kullanımında çelişki ve tutarsızlıklarla dolu. (İddianamede sayfa 13, 15, 17, 128, 136, 139, 144) Mesela din kutsaldır. Bununla birlikte, “din kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur.” diyor. “Din vicdan işidir. Daha çok bireysel ve duygusal bir düzeyde kalması gerekli bir olgudur. Onun dış dünyaya, kamuya yansıyan yönlerine, sosyal tezahürlerine vurgu yapılması laikliğe aykırıdır.” diyor.
Bir başka değerlendirmede ise “laik düzende özgün bir kurum olan din” denilmek suretiyle dinin özgün bir sosyal kurum olduğu ifade ediliyor.
Bir tarafta Allah ile kul arasında vicdani bir ilişki, öbür tarafta din kendisine özgü bir sosyal kurum.
Din özgün ve sosyal kurum ise sosyal hayata yansıyan formel yönüne, sosyal tezahürlerine vurgu yapılmaması mümkün değildir. Dinin hukuki düzenlemelere mesnet teşkil etmemesi ayrıdır ve bu doğrudur ama dünya hayatına, bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik değer ve davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak gösterilmesi ayrıdır. Bunun içindir ki ezanın okunması, kilise çanının çalınması; camide, kilisede, havrada ibadet edilmesi; vakit namazı, cuma namazı, bayram namazı, cenaze namazı kılınması; Kur’an kurslarının Kur’an öğretimi; Ramazan ayında oruç tutulması, televizyonlarda dinî programların yapılması, Hac ibadeti, Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı ve hizmetlerini sürdürmesi bu anlayışa göre laikliğe aykırıdır. Yine iddianamede din, aklın karşıtı olarak sunulmuş, dinin akılla bağdaşamayacağı zımnen vurgulanmıştır. Böylece -iddianame 12, 17 ve 18- kişinin vicdanında yer alan kutsal ve dinî değerler bir bakıma akıl dışı olarak tavsif edilmiştir.
Ve yine iddianamede -sayfa 10, 11, 17- din ve bilim kelimeleri birbirine zıt olarak sunulmuş, bilimin dinin bittiği yerde başladığı iddia edilmiş, âdeta din ve bilimin örtüştüğü hiçbir alanın olamayacağı düşüncesi işlenmiştir.
İddianamenin bir başka yerinde İslam’ın özelliği olarak bahsedilen hususlar, bir başka yerde siyasal İslam’ın özelliği olarak belirtilmiş ve böylece İslam, siyasal İslam’a indirgenerek açıklanmıştır. İddianamenin bir başka yerinde Şia’ya, Şia Mezhebi’ne mahsus özellik olan ve Türkiye’nin benimsediği Müslümanlık açısından tümüyle reddedilen takiye bütün İslami inanışlar için genelleştirilmiştir. Halbuki Türkiye’de bu anlayış bizim bakımımızdan kabul edilebilir bir husus değildir.
Sonuç olarak, iddianame metninde dinî ve İslami kavramlara ülkemizdeki akademik, dinî çalışmalar ve ilahiyat birikimleri gözetilmeden keyfi ve izafi anlamlar yüklenmiştir. Temel kaynaklara müracaat edilmeksizin ve herhangi bir yöntem belirlenmeksizin gelişigüzel bir şekilde kullanılmıştır.
Bu konuyu özellikle yüksek heyetinizin bilgisine sunmak istedim.
Sayın Başkan, sayın üyeler; şimdi, iddianamenin birçok bölümünde gerek bazı kurumların veya kurum temsilcilerinin veya bir kısım siyasi görüşlerin değerlendirmeleri var.
Tabii kamuya açık bir faaliyet yapılıyorsa -hangi kurum tarafından yapılırsa yapılsın- bunu beğenen de olur, eleştiren de olabilir. Kamuya açık her faaliyetin böyle bir yanı vardır. Bu ister mahkeme kararıdır, bu ister YÖK’ün tasarrufudur, bu ister hükûmetin tasarrufudur, filanca bakanlığın tasarrufudur. Şimdi öyle bir şey ki, iddianameye baktığımızda mesela YÖK’ün bazı uygulamalarını eleştirmek… Şimdi bugünlerde kararlar alıyor, bu kararları doğru bulan da var yanlış bulan da var. Mesela üniversite kontenjanları artırıldı, şimdi bir kısmına göre bu doğrudur, üniversite kapısında bekleyen bu kadar insan var, niye bu kontenjanları artırmıyoruz? Öğrenciler açısından iyi bir şey. Ama öbür taraftan baktığınızda yeteri kadar öğretim elemanı yok, yeteri kadar imkân yok, masa yok, sıra yok, bina yok, niye bunları artırıyorsunuz? Şimdi aynı olaya bakıyoruz, baktığımız yere göre öyle de olabilir, böyle de olabilir. Dolayısıyla siyaset bir eleştiri faaliyetidir. Eleştiri faaliyeti olması sebebiyle de eleştirilemeyen kurum da olmaz, eleştirilemeyen faaliyet de olmaz. Mühim olan eleştirinin eleştiri hududu içerisinde kalmasıdır, hakaret içermemesidir, saygısızlık yapılmamasıdır. Belli bir nezaket ölçüleri içerisinde ve mümkünse olabildiğince kaliteli, bilimsel dayanakları olan eleştiriler yapılması gerekir.
Şimdi, bir kısım arkadaşlarımızın, özellikle belli kararlar karşısında yapmış olduğu eleştirileri iddia makamı laikliğe aykırı eylem olarak kabul ediyor, hâlbuki bunların hepsi, mesela üniversiteye girişte katsayı sorunu, bunların her birisi için ayrı bir değerlendirme yapmamız mümkün. Yani bir imam hatip meselesinden dolayı meslek liselerinin bugün canına okuduk. Geldiğimiz nokta burasıdır. Ara eleman bulunamıyor. Ostim’de, Ankara’da bunu sizler de gözlemleyebilirsiniz.
Hâlbuki imam hatip okulları dediğimiz neticede toplam ortaöğrenimdekilerin yüzde 3’üne tekabül ediyor, meslek liselerinin içerisinde toplam yüzde 8. Yüzde 8 ya da yüzde 3 yüzünden geri kalan yüzde 97’yi, yüzde 92’yi yok farz ederek Türkiye’de bir tartışma yapıyoruz. Bu tartışma yapılırken söylenen değerlendirmeleri… Çünkü ortada bir sorun var. Türkiye sanayileşmiş, Türkiye ihracat yapıyor, Türkiye bunu artırmak mecburiyetinde, ihtiyaç olan klasik lise mezunu değil, meslek lisesi mezunları.
Bununla ilgili sorunları konuşmayacaksak, bununla ilgili her parti düşüncelerini dile getirmeyecekse, o takdirde siyaset nasıl yapılacak ve biz vatandaşın karşısına çıktığımızda vatandaş hangi fikrimize göre diğerini değil de beni ya da beni değil de bir başka siyasi partiyi tercih edecek?
Bu eleştirilerin tamamını içinde belli kelimeler geçiyor düşüncesiyle, teknolojiden bilistifade belli cümlelerin geçtiği bütün konuşmaları laiklik aleyhinde söylemler olarak kabul etmiş. Kişi, organ, kurum, karar, sorun, yasa ve olaylar veya siyasi demeçlere karşılık verilen bir kısım demeçleri, beyanları, açıklamaları ve eleştirileri, bunların hepsini veya yürürlüğe girmiş olan yasal ya da anayasal uygulamaları, bunları laiklik karşıtı eylem olarak getirmiş. Bunlar epey yekûn tutuyor. Zaten iddianamenin ekinde sunduklarının hepsi bu konuyla ilgili çıkmış olan açıklamalardan ibaret.
O kısımları da böylece geçmiş oluyorum. Teferruatı zaten eski metinlerde ve şimdi takdim edeceğimiz metinde var.
Sona yaklaşıyorum Sayın Başkan.
AK Partili yetkili organların… Yani birey olarak zaten bizim laikliğe aykırı söylemi olan, eylemi olan, tavrı olan, düşüncesi olan varsa, biz bunları ya disiplin hükümleri çerçevesinde veya bir başka türlü tecziye ettik, bunlara karşı tavır koyduk. Bunların hepsini de koyuyoruz. Bunlara da tekrar girmek istemem. Bir açıklaması eğer gerçekten rahatsız ediciyse… Hatta hassasiyet gösterdik, hatta düz bir mantıkla baktığımızda bunları belki ifade özgürlüğü kapsamında da mütalaa edebilirsiniz, ama sütten ağzımız yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyoruz işin açıkçası. Aman, bu kadar oy almış bir partiyi birinin şu veya bu istikamete çekilmesi mümkün lafından dolayı parti sıkıntıya girmesin, bu kadar insan rey vermiş, birinin yüzünden çatı başımıza yıkılmasın. Şimdi endişemiz bu. Onun için de eğer bir açıklama varsa rahatsız eden, İnsan Hakları Mahkemesi kararları bakımından şok eden bir açıklama olsa bile, o kapsama girebilse dahi, girse dahi biz sırf bu sıkıntılar yaşanmasın diye, ülkemiz yaşamasın diye disiplin cezaları verdik.
Bunun eklerini koyduk buraya. İhraç ettiklerimiz var. En popüler olanı, Atatürk’le ilgili bir fıkra anlattı bir belediye başkanı -Cuma Bozgeyik, Mimar Sinan Belediye Başkanını- biz partiden derhâl ihraç ettik. Mahkeme kararını filan da beklemeden, aleyhinde ne karar çıkacak, onu da beklemeden böylesine ileri geri konuşmuş olmasını siyasi nezaket açısından bile hoş karşılamadığımız için bunları partiden ihraç ettik. Aynı şekilde biraz evvel mahkeme kararına dayalı olarak ifade ettiğim Ulukışla Asliye Ceza Mahkemesinde Yusuf Uğurlu, partiden ihraç ettik. Bazı konuşmaları yapanlar oldu, Hüsne Tuna gibi, Mehmet Çiçek gibi vesaire gibi, bunlarla ilgili disiplin hükümlerini işlettik, cezalar verdik. Ancak bunlar sayın iddia makamını tatmin etmedi.
Şimdi bu tür işlemleri yapmadığınız zaman benimsemiş oluyorsunuz, böyle itham ediyor ama bu türlü işlemleri yaptığınız zaman bu defa da bunun arkasından başka bir niyet arıyor. Peki, bir siyasi parti ne yapar beğenilmeyen bir husus varsa, tasvip edilmeyen bir husus varsa? Tedbir adına, sağduyu adına, basiret adına, hukuk adına ne yapar ortada yanlış bir karar varsa, yanlış bir beyan varsa, yanlış bir uygulama varsa? Disiplin hükümlerini uygulatır… Suç oluyor. Diyor ki: “Hayır, o vaziyeti kurtarmak için yapılmıştır. Tekzip eder, tavzih eder… İşte o şu maksatla yapılmıştır. Etmedi… Bunları zımnen benimsedi. Şimdi, doğrusu parti olarak da biz neyi, nasıl yapacağımızı şaşırdık bu iddianamedeki ithamlar karşısında.
Onun için bu türlü düzenlemelerin hepsi zaten bu iddialarımızın, savunmalarımızın ekinde var. O nedenle iddianamenin bize yönelik bu kısımları ne şahıs olarak biz laiklik karşıtı eylemlerin odağıyız ne de partiyi temsil eden Anayasa’daki ilgili organlar itibarıyla.
Zaten sayın iddia makamı parti organlarıyla ilgili bir tek şey getirmedi, sadece Sayın Genel Başkanın yaptığı bir kısım açıklamalar. Zaten organ adına bir işlem varsa bir karar gerekecektir. İttifakla mı verilmiştir, çoğunlukla mı verilmiştir? Ortada herhangi bir karar yok ama sanki bu organlar da bu türlü fiillerin ortağıymış gibi bir izlenim, bir değerlendirme var. Onun için biz açıkça ifade etmek istiyoruz ki, hukuki anlamda delil teşkil edecek bu manada bir şeyimiz yok.
Ayrıca bir şey daha yaptık, bu çok önemli, bu göz ardı edildi. Şimdi bazı belediye başkanları, demin saymaya çalıştık, bunların her birisiyle ilgili idari soruşturmalar yapıldı, savcılık soruşturmaları var, mahkemeler adına alınmış kararlar var ama buna rağmen belediyelerden sorumlu, Genel Başkan Yardımcısı arkadaşımız Nihat Ergün bir genelge yayınladı bu türlü işlerin toplumda yanlış anlaşıldığından bahisle bu türlü faaliyetlere girilmemesi ve bu türlü bir çaba sürdürülürken olabildiğince dikkatli davranılması… Bunların parti tarafından tasvip edilmediğini, altını çiziyorum, parti tarafından tasvip edilmediğini de açıkça yürürlüğe koydu, bütün teşkilatlara genelge olarak gönderdi.
Şimdi bütün bu izahatlardan sonra ben kendi kendime soruyorum, acaba AK Parti nasıl oluyor da bir tehdit oluşturuyor? Şimdi biz iktidara zorla gelmedik, kaybedersek gitmeyiz demiyoruz biz, Türkiye’nin her tarafında kazanmadık. Belediyelerde kazandığımız yerler var, kaybettiğimiz yerler var. Serbest yarışma içerisinde… Önümüzde 29 Mart 2009’da bir mahallî idare seçimi var. Kaybedersek, kaybeden belediye başkanı da gider, meclis üyeleri de gider, vesairesi de gider. Eğer izahı kabil olmayan bir oy düşüşü olursa, biz bunu 89 seçimlerinde yaşadık, ondan sonra zaten iktidarda kalmak demokrasinin tabiatında yoktur, beraberinde zaten birçok siyasi tartışmayı getirecek. Onun için biz zorla gelmedik, kaybedersek gitmeyiz demiyoruz. İktidarın seçimle değişimi dışında bir yol bugüne kadar aklımızın köşesinden de geçmedi, tam tersi tam da bunu savunuyoruz. Artık demokrasiye yapılan müdahalelerin -ne şekilde yapılırsa yapılsın- Türkiye’yi bir sıkıntıdan bir başka sıkıntıya sürüklediğini, sistemin yerine oturmadığını, demokratik geleneklerin de oturmadığını ve siyasetin giderek zorlaştığını ve daraldığını söylüyoruz. Onun için biz kimseyi tehdit etmiyoruz, cebir ve şiddetle de tehdit etmiyoruz. Bizim silahlı güçlerimiz yok, eğitim kamplarımız yok bu manada. Örgütlerimiz de yok ne yasal ne yasa dışı.
Peki nasıl oluyor da bununla ilgili genel bir söylemin dışında acaba bu AK Parti ne yapıyor da cebir ve şiddeti önermiş oluyor, meşru demokratik yöntemlerin dışında topluma bir başka yöntem öneriyor ve ne yapıyor da AK Parti hangi fikri, hangi projesi, hangi düşüncesiyle modern bir toplum yerine, Anayasa’nın öngördüğü modern toplum yerine başka bir model öneriyor? Doğrusu, burada iddia makamı âdeta bir köşe yazısı yazar gibi bir yorum yapmak suretiyle bir iktidar partisini çok büyük bir zan altına bırakıyor.
Şimdi, burada tüzüğümüz, programımız belli, bununla ilgili açılmış bir dava yok, cebir ve şiddetle ilgili Türkiye’nin herhangi bir yerinde açılmış bir soruşturma, savcılık soruşturması, bir dava yok. Hoşgörüsüzlük…
Şimdi burada bir şeyi ifade etmek istiyorum. Sayın Başsavcıyla anlaşamadığımız bir iki konu vardı, ama şimdi bir tanesi de budur, eleştiri yapmayı hoşgörüsüzlük olarak kabul ediyor. Böyle bir anlayış olmaz. Demokrasinin özü eleştirmektir. Eleştiri yapılacak ki, ne nedir, ne değildir, ona göre orta yere çıkacak. Siz, şimdi, alınmış bir karar varsa bir devlet kurumu tarafından, siz bu kararı benimsemiyorsanız ya da yanlış buluyorsanız, bunu eleştirmeyi hoşgörüsüzlük olarak kabul edeceksek, bu hoşgörüsüzlüğü herkes yapıyor demektir Türkiye’de. Çünkü hepimiz yeri geldiğinde herkesi eleştiriyoruz. Hatta ve hatta sade vatandaşlar bakımından tazminat konusu olabilecek hususları Yargıtay 4. Dairesi “Mademki siyasetçisiniz, girdiniz bu alana, başkaları için tazminata hükmedilmesi gereken konularda siz tahammüllü olacaksınız.” diyor, mahallî mahkemelerden verilmiş kararları bozuyor. Dolayısıyla eleştiri, demokrasinin özünde var, ifade özgürlüğünün özüdür, örgütlenme özgürlüğünün bir manada özüdür. Dolayısıyla şimdi eğer eleştiriyi biz hoşgörüsüzlük olarak kabul edeceksek, o zaman, iktidar-muhalefet ilişkisini veya muhalefetin varlığını neye göre izah edeceğiz, nasıl bu iddianame anlamında bir bağdaştırma imkânımız olacak? O nedenle, iddianamede partimize yönelik hem cebir ve şiddet konusuyla ilgili hem hoşgörüsüzlükle ilgili söyledikleri hususların hiçbirisi varit değildir. Bir demokratik toplumda, bir demokratik ülkede olması gereken hususlardan başka bir şey değildir. Bunu ifade etmek istiyorum.
Şimdi bir önemli husus var, bu ilk defa bir iddianameye konuluyor, onun için bunun da üzerinde kısaca durmak istiyorum.
Sayın Başkanım, sayın üyeler; AK PARTİ hükûmetlerinin dış politikasının laiklik ilkesine aykırı olduğu tarzında bir ağır suçlama var. Biz bu konuya geçmişte epey temas ettik. Şimdi, evvela, ülkelerin dış politikası, esas itibarıyla kişisel inisiyatiflerle yürütülen bir politika değildir, bir devlet politikasıdır. Her ülkenin bilinen bilinmeyen bir millî siyaset belgesi vardır, bizim de var. Zaman içerisinde bunlar güncelleşir. Belli aralıklarla, tehdit algılamasına göre, çevrenizde, dünyada, bölgenizde olup biten hususlara göre, orada bir kısım direktifler vardır. Hatta bu millî siyaset belgesini bakanlar okurdu okumazdı, bilmeden bu türlü suçlamaların da yapıldığını biliyoruz, çokça tartışmaların olduğunu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir millî siyaset belgesi vardır, gerek komşularıyla gerek komşusu olmayan başka ülkelerle, kuruluşlarla, vesaireyle. Bu şekillenir. İşbaşına gelen cumhuriyet hükûmetleri de kendi politikalarını bu çerçevede yürütür. Bu birincisidir.
İkincisi: Özellikle güvenlikle ilgili ki bu coğrafyada güvenlikle ilgili olmayan neredeyse bizim dış politikamız yoktur. Her iş eninde sonunda Türkiye’nin güvenliğine çıkıyor, ister komşularınızla ilişkiler ister başkalarıyla olan ilişkiler. Dolayısıyla uzunca bir zamandan beri bu Millî Güvenlik Kurulu toplantılarına katılan birisi olarak ifade ediyorum ki, bu güvenlik toplantılarının önemli bir kısmı dış politika konularıyla ilgilidir, başta Kıbrıs’tır, Irak’tır, Avrupa Birliğiyle ilişkilerdir, ABD’yle ilişkilerdir, Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerdir, belli kuruluşlarla olan ilişkilerdir ve dikkat ederseniz, Millî Güvenlik Kurulu toplantısından sonra yayınlanan bildirinin belli bir bölümü dış politikayla da alakalıdır. Şimdi bunu niçin ifade etmeye çalışıyorum? Bunun sebebi şu: Şimdi, Sayın İddia Makamı, bilinen adıyla BOP Projesi olarak kamuoyuna takdim edilen bir konu var, bu konuyu bir başka bağlamda değerlendirerek AK PARTİ aleyhine bir delil olarak dış politikada kullanıyor.
Şunu ifade ediyorum: 2002’den bu tarafa AK PARTİ’nin dış politikasını başarılı bulan oldu, bulmayan oldu, eksik oldu, fazla oldu, ama laiklik açısından değerlendirilen ben bir konuşma hatırlamıyorum. Şimdi, Türkiye’de açık bir muhalefet var, ne bir gensoru var, ne bir Meclis araştırması var, bu manada ne bir genel görüşme var ve ne de bu manada bir soru önergesi var. Şimdi sadece İddia Makamı bunu kullanıyor. Bu, gerçekten üzerinde önemle durulması gereken bir husus.
Şimdi nedir bu BOP Projesi dedikleri konu ve iddianameye giren şekliyle? Esas adı “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi.” Bu, ABD’nin yürüttüğü bir girişim değil. Yirmi bölge ülkesi ve G-8, gelişmiş sekiz üyenin resmen ortak olduğu hükûmetler arası bir faaliyet, yani Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın faaliyeti değil, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin katıldığı bir proje bu. Bugün biz varız, biz bulunacağız, bizden sonra, bu projeden çekilmediğiniz sürece, bir başka hükûmet bu çabanın, gayretin içerisinde olacak. Aksine, bu Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi, şimdi bilinen adıyla GODKA, Türkiye gibi bazı ülkelerin itirazları üzerine, Amerika Birleşik Devletlerinin bir kısım inisiyatifleri de belli ölçüde daraltılmış. Bu projenin maksadı özellikle Orta Doğu ülkelerinde eğitim ve ekonomik gelişme düzeyinin, iyi yönetim anlayışının, insan hakları standartlarının ve kadın erkek eşitliğinin iyileştirilmesi yolunda çeşitli reform faaliyetleri hükûmetler tarafından, halkların da desteğiyle yürütülmek üzere planlanıyor. Bunda bu faaliyetlerin teşviki…
Peki, bu faaliyete sadece hükûmet mi katılmış? Bundan evvelki Sayın Cumhurbaşkanımız, Kuala Lumpur’da yapılan platformda… 10’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Sezer, Kuala Lumpur’da yapılan 2003 İslam Zirvesi’nde konuşma yaparak, bölgede reformların önemine, GODKA’nın başlamasından hem önce, hem sonra kuvvetli destek ifade etmiş. Bu faaliyet çerçevesinde ekonomiden eğitime birçok faaliyet yürütülmekte. GODKA üyesi hükûmetler bu faaliyetleri paylaşarak eşgüdümünü üstleniyor. Türkiye, İtalya ve Yemen “Demokrasiye Yardım Diyaloğu” başlıklı bir konunun üç ülke olarak Eş Başkanı. Yemen “İfade Özgürlüğü”, İtalya “Siyasi Çoğulculuk ve Seçim Sistemleri”, Türkiye ise “Kadının Toplumdaki Yerinin Yükseltilmesi” alanında koordinatörlük yapıyor. Aslında Türkiye’nin böyle bir başlık altında koordinatörlük yapması, Türkiye’nin iftihar edeceği bir husustur. Halkının önemli bir kısmı Müslüman ama modern çağdaş değerleri benimsemiş birisinin hakikaten üçüncü dünya ülkesi dediğimiz temel hak ve özgürlükler açısından çok gerilerde olan bir dünyada kadın-erkek eşitliğini gündeme getirmesi, bunun öncülüğünü yapması, bu, hem Büyük Atatürk’ün hem de Türkiye Cumhuriyeti devletinin vizyonudur ve Türkiye bu çalışmalara katılarak, Cinsiyet Eşitliği Enstitüsünün kurulmasını karara bağlıyor ve bu yönde çalışmalar yapıyor. Şimdi bunun neresinin ılımlı İslam’la bir alakası var, ben şahsen anlayamadım. Yani birisi dese ki: “Şu faaliyetten dolayı, bu çabadan dolayı…” Devlet olarak yürütüyoruz bunu. Bu Hükûmetin tek başına yürüttüğü bir politika değil bu. Biz yoksak bir başkası, eğer bu türlü bir çaba, gayret içerisinde olmayı Türkiye’nin yararına görüyorsa buna katılacak.
Kaldı ki hepimiz şunun bilinci içerisindeyiz: Dış politikada hayallere yer yok. Dış politikada gözeteceğimiz bir tek husus var: Ülkemizin menfaati. Ülkemizin menfaati gerektiriyorsa, olacağınız yerde olursunuz, olmayacağınız yerde olmazsınız. Şimdi elbette G-8’ler başta olmak üzere yirmi tane ülke bu işin içerisindeyse -yirmi sekiz ülke yapıyor- Türkiye kendi bölgesinde güçlü bir devlet olacaksa, kendi gücünü artıracak, etkinliğini artıracak, kendi düşüncesini, kendi politikasını benimsetecek her türlü faaliyetin içerisinde olması Türkiye’nin yararınadır. Kaldı ki kadın-erkek eşitliği konusunda bir çaba gösteriyorsa, bu işe öncülük ediyorsa, bu iftihar edilmesi gereken bir hususken, maalesef, nereden alındığını bilemediğim bir yorumla, bu, Hükûmetin ve partinin aleyhine ılımlı İslam’la bağlantılı bir konu hâline getiriliyor. Bu, gerçekten hayret verici bir husustur. Burada bu faaliyete ortak olan Türkiye Cumhuriyeti hükûmetleridir.
Sayın Başbakanın Eş Başkanı olduğu bir başka konu var. O, “Medeniyetler İttifakı”dır. Bu ise Birleşmiş Milletlerin kararı çerçevesinde yürütülen bir faaliyettir. Medeniyetler çatışması yerine, bizim dış politikamızın değişmez hükmü “Yurtta sulh, cihanda sulh”, ülkenin menfaatini biz bu politikada görüyoruz, böyle bir prensibin hayata geçilmesinde görüyoruz. Çatışmayı teşvik eden, çatışmadan yana olan her türlü fikrin, her türlü politikanın karşısındayız. Şimdi belli ki medeniyetler çatışmasını savunan bir kısım yazarlar var, bir kısım politikacılar var, bu çatışmadan menfaat elde etmeye çalışan dış dünyada bir kısım çevreler var. Biz ise tam tersini söylüyoruz. Biz, elbette bir başka medeniyetten geliyoruz. Bu, bizim tarihimizin belli bir dönemi. Şimdi çağdaş medeniyet yapısı içerisinde yer almaya çalışıyoruz, bu da Avrupa Birliği politikası. Şimdi Türkiye gibi hem halkının önemli bir kısmı Müslüman ama öbür tarafta da demokratik, laik değerleri benimsemiş, özümsemiş. Gerçekten dar bir kesimin dışında, vatandaşta böyle bir kavga da yok, böyle bir hazımsızlık da yok. Bunu iddia ederim, her türlü şeye de varız. Yani yukarıdaki dar bir kesimin kısır çatışmasının dışında vatandaşta böyle bir kavga yok. Kimse kendi özel kavgasını bu kavramların arkasında sürdürmeye çalışmasın diyoruz, çünkü uzunca bir zamandan beri olan budur. Sokağa çıkıp baktığımızda, bunun çok açık örneklerini görebiliyoruz. Çünkü bir sosyolojik vetire zaten bu modernleşmeyi, çağdaşlaşmayı sürdürüp götürüyor.
O nedenle, Türkiye hem bir taraftan bu değerleri benimsemiş ama bir Asya ülkesi, öbür taraftan Avrupa ülkesi, bir taraftan İslam ülkeleriyle iyi ilişkileri var, öbür taraftan Batı demokrasileriyle, Batı ülkeleriyle. Böyle bir ülkenin dünya barışına, mümkünse bölge barışına katkı sağlaması Türkiye’nin gücünü, güvenirliğini, dış politikadaki itibarını artırır. Bu, Türkiye’yi daha güçlü kılar. Biz sıradan bir devlet değiliz. Biz, aşiretten imparatorluğa giden bir tarihi vetireden, bir tarihi süreçten geliyoruz. Bunu övünmek anlamında söylemiyorum, bu gerçek olan bir şeydir. Biz belki kendi iç çekişmelerimizle kendi gücümüzün farkında değiliz.
Dışarıdan bakıldığında, Türkiye, gerçekten büyük bir ülkedir, tahmin ettiğimizden daha büyük bir ülkedir ve yapabileceği çok iyi işler var. Bu Medeniyetler İttifakı Projesi’nde de bir Eş Başkanlık yapıyor, burada kişisel olarak Tayyip Erdoğan Başbakan, öbür taraftan da İspanya Başbakanı. Şimdi bu ise zaten herkesin gözü önünde, niye yapıldığı belli, neden yapıldığı belli ve bu da Türkiye’nin itibarı açısından fevkalade önemlidir diyoruz. Türkiye’nin, başka politikalarını sürdürürken bu çabaları büyük ölçüde etken olmakta, Türkiye’nin dış dünyadaki imajı ve popülaritesi açısından da önem arz etmektedir.
O nedenle, dış politikayla ilgili bir metin yok, bir belge yok, bir karar yok ama buna rağmen neresinden tutularak bu laiklik karşıtı bir politika olarak takdim edildi, doğrusu ben bugüne kadar bunu anlayabilmiş değilim, bunu ifade etmek istiyorum.
Kaldı ki BOP olarak bilinen GODKA toplantısına Sayın Başbakan G-8’lerin daveti üzerine katılıyor. Üstelik bununla ilgili Washington Büyükelçiliğimizin –Sayın Loğoğlu o zaman orada görev yapıyordu- bu toplantıya davet edildiğini -bu meslekte görev yapan değerli üyemiz bilecektir- bir telgrafla da zaten bildiriyor, kamuoyuna da açıklanıyor. Dolayısıyla gizli kapaklı kapılar arkasında yürütülen bir politika değil, resmen bilinen, açıklanan, ne nedir, bu belli olan bir politikadır ve böylece sürdürülmektedir.
Şimdi, Sayın Başkan, sözlerimin sonuna geldim, sabrınız için çok teşekkür ediyorum sizlere. 1 Temmuz günü Sayın İddia Makamı sözlü olarak da burada bazı görüşler ileri sürdü, şimdi onlara kısaca temas edeceğim.
Bazı yeni olaylar gündeme gelmiş oluyor, evvela bunun hukuken mümkün olmadığını bir hukukçu olarak altını çizmek istiyorum, çünkü bizim hukuk sistemimizde esas olan şudur: Delilleri toplarsınız, ondan sonra davayı açarsınız. Yoksa ben bir davayı açayım, sonradan, arkasından, “Göç yolda düzülür.” mantığı içerisinde bir yargılama yapılamaz. Çünkü eğer ispatı mümkün olmayacak iddialarla mahkemeler meşgul edilecekse, zaten yeteri kadar iş yükü var…
Onun için, Yüksek Mahkemenin içtihadına da konu olmuş olan bir hususu ifade etmek istiyorum. Davada ileri sürülen hususlar dava tarihinden önce olması gerekir. Daha sonraki beyanlara dayanmış olması, bu davayı açarken zayıf noktalardan hareket ettiğinin çok açık bir göstergesidir. Bu, hukuken kabul edilebilecek bir husus değildir, bunu bilhassa belirtmek istiyorum.
İkincisi: Şimdi, şiddete delil olarak, Ulaştırma Bakanı arkadaşımız Binali Yıldırım’ın bir beyanını kullanıyor büyük ölçüde. Şimdi bakınız, biz onu geçen sefer de iddia ettik, dedik ki: Orada geçen “kanlı”, kapatılan partinin sözleri arasında da bir “kanlı” lafı geçti ya, o “kanlı”dan bu “kanlı”ya bir irtibat kurabilmek adına, bizim oradaki iddialarımıza rağmen, ispatımıza rağmen tekrar burada gündeme getiriyor. Şimdi bu konuşmanın CD’sini de sunuyoruz ve çözümü de var burada, çözümünü de getirdik. Şimdi o konuşmanın içerisinde “kanlı” lafı geçmiyor. “Kanlı” lafı geçmiyorsa o zaman zaten bunun bir anlamı yok. Buna rağmen, sanki işte bu partinin yakın bir tehlike olduğunu göstermek, cebir ve şiddeti teşvik ettiğini göstermek adına, bula bula, aslı olmayan -bu buradadır- bir metni getirip hem koyuyor hem de burada sözlü mütalaa olarak söylüyor. Bu kesinlikle doğru değildir. Bu da aslı olmayan bir delil, bunu söylemek istiyorum.
İkinci olarak bir başka husus şu: AK PARTİ’nin kendisinin veya üyelerinin Atatürk’e karşı olduğu gibi bir imajı, bir kanaati, bir suçlamayı da oluşturuyor. Bize bir tek beyan gösterilemez, varsa zaten bir tek o kişinin –demin söyledim- Mimar Sinan Belediye Başkanı… Yargı süreci bildiğim kadarıyla devam ediyor. Biz, buna rağmen, böylesine sorumsuzca laflar ya da şakalar yapan birisinin doğru olmadığını partiden ihraç ettik. Onun dışında, bana 14 Ağustos 2001’den bugün bu savunmayı yaptığım 3 Temmuz 2008 tarihine kadar, partiyi temsilen, bir tek beyan gösterilemez, bir tek karar gösterilemez.
Ama Sayın İddia Makamının yaptığı bir şey var, bunu doğrusu çok doğru bulmuyorum: Televizyonda birisi bir konuşma yapıyor, Mussolini’den bahsediyor, Humeyni’den bahsediyor vesaire. Şimdi, televizyon kanallarına çıkan her kişiyi bizimle irtibatlı kılacaksak, o zaman vay hâlimize! Şimdi, bu partinin üye kayıtlarının tamamı Başsavcılığın emrindedir. Kişinin kim olduğu bellidir, ismi bellidir, kimliği bellidir, açar kontrolünü yapar. Eğer bizimle ilgiliyse, bu iddiayı koyar. Kaldı ki bizimle ilgiliyse bile, yasada hüküm var, evvela bunun partiden uzaklaştırılması noktasında yapması gereken bir tür işlem var. Bu işlemlerin hiçbirisi yapılmıyor veya o kişinin partiyle alakası yok, hiç alakası yok. Her deli saçmasını bizimle irtibat kurarak bir iddianame hazırlayacaksak -her mahallenin bir delisi vardır- o zaman biz bu işin içerisinden nasıl çıkacağız? Onun için, o türlü saçma sapan bir kısım beyanları da, bu parti, AK PARTİ, Atatürk’ün düşmanıdır…
Biz, Atatürk’ün bu ülkeye neler kazandırdığının, samimi olarak, farkındayız. Bunu da hiç kimseyle bir ölçme noktasına, yarışına da girmeyiz. Hepimiz, Atatürk’ü, anlayabildiğimiz kadar, anlayabildiğimiz nispette seviyoruz ve sevmeliyiz. Bu ülkenin yetiştirdiği çok büyük bir devlet adamıdır. Özellikle yaşadığımız sıkıntıları, bölgemizde, ülkemizde, dünyada yaşadığımız sıkıntıları gördükçe, zamanında söylenen sözlerin, yapılan açıklamaların ve değerlendirmelerin, Nutkun ne anlamda ileri görüşleri ifade ettiğini bilen bir siyasi heyetiz.
Dolayısıyla bir önyargıyla, bir genel yaklaşımla, bizimle alakası olmayan bir kısım görüşleri buraya, gündeme getirmek suretiyle, 16 milyon seçmenin desteğini almış bir partiyi bu türlü karalamaların içerisinde olmak, bence çok doğru olmaz. Bu, bir siyasi söylem konusu olabilir, ona bir şey demiyorum ama biz burada bir hukuki işlem yapıyoruz, çok ciddi bir işlem yapıyoruz. Siyasette böyle zaman zaman mesnedi olmayan laflar söylenir, keşke söylenmese. Ama sonunda bir tüzel kişilik idama gidecekse, bunun delillerinin çok sağlam olması lazım, iyi araştırılması lazım. Bakın bu çok zor bir şey değil. Teknolojide… Üye kayıtları zaten bilgisayarda. Bunun anında, bir iki saniye içerisinde, bir iki dakika içerisinde bizimle ilgili olduğu açıkça ortaya çıkar. Biz bunu söyledik ama son mütalaasında da bununla ilgili bir kayıt, bir belge getirmedi, doğrusu bunu da yadırgadığımı, doğru bulmadığımı hukuk adına ifade etmek istiyorum.
Bir kısım Türkiye’deki tarikatlarla vesairelerle bağlantısı var imajı, bunların ne delili var ne de bir başka türlü ispat imkânı var. Bir genel değerlendirme olarak bunu siyasetçiler yapıyor ama hiç olmazsa İddia Makamının buna uygun bir değerlendirme yaparken daha sağlıklı bir hareket noktası ortaya koyması gerekiyordu.
Söylediğim gibi, biz 1.006 tane yasa çıkarmışız bugüne kadar. Bu 1.006 yasanın hepsi şu veya bu şekilde kamuoyu tarafından biliniyor ve bunların çok önemli bir kısmı da Avrupa Birliğiyle bağlantılı yasalardır, müktesebatla uyum yasalarıdır. Eğer siz zaten dine referans veriyorsanız, bu yasaların Avrupa Birliği açısından da kabul edilebilir bir yanı yok.
Bir konu kaldı, boşta kalmasın, göz ardı etmek istemiyorum: Sayın Başbakanın Uşak’ta yaptığı bir konuşma var. Af yetkisiyle ilgili orada demiş ki: “Benim affetmeye ne yetkim var?” Esas itibarıyla, işin, mağdurun bu noktadaki rızası anlamına gelebilecek bir beyan. Aslında bu konuşmanın tümünü birden değerlendirdiğinizde olan şey şudur: Ben de Adalet Bakanı olarak ne zaman cezaevlerine gitsem “Baba, bize af yok mu, af ne zaman?” diye ilk soruları budur. Kimse ne cezaevinin şartlarını söyler, ne yiyecek, içecek söyler, ne başka bir şey söyler. Biz afkolik olmuş bir toplumuz. Bildiğim kadarıyla kırk sekiz –sayısını bile unuttuk- defa af çıkarmışız. Şimdi kırk sekiz af, 84 yıllık cumhuriyet dönemimizde kırk sekiz af çıktığında… Ne yargının ne cezaların etkisini bırakmıyor bu aflar. Bunun ne kadar sıkıntılı olduğunu ben meslek hayatımda da gördüm. İdam talebiyle yargılanan oldu, annesini ve kız kardeşini vahşice benim bir ilçemde katleden oğul idama mahkûm oldu, o zaman idam vardı. Annesi ve şey mezarda. Ama muhitteki bilinen adıyla Topal Rıfat dışarıda yaşıyor şimdi. Şimdi bu afların toplumda meydana getirdiği bir reaksiyon var, bir tepki var. Onun için “Af yok mu?” diyenlere, neticede, Başbakanın, spontane olarak “Benim böyle bir yetkim yok.” tarzında vermiş olduğu bir cevap. Buradan hemen diyet meselesiyle bir irtibat kuruluyor. Onun için, yani bağlamından kopardığınızda -demin faiz meselesinde de söyledim- hemencecik bu irtibatları kurabilirsiniz. Hâlbuki bu çok doğru değil.
Çağdaş ceza hukuku sisteminde yeni yeni müesseseler kuruluyor, yeni yeni anlayışlar var, bunları iyi bilmek lazım. Biz bunların bir kısmını Avrupa’dan aldık. Bir kısmı kendi tatbikatımızda var, geçmiş ceza yasasında da var. Mesela, eski TCK 414’e göre mağdurenin muvafakatiyle ceza erteleniyor, Bu bildiğimiz bir şey. Şimdi, şikâyete bağlı hususlarda, şikâyete bağlı suçlarda bir uzlaşma müessesesi getiriliyor. Neden? Hem yargının iş yükünü azaltmak hem de ceza siyaseti açısından bu doğru olduğu için. Bu, Batı hukukunda var. Amerikan filmlerinde bile görüyoruz. En ağır suçlarda bile bir uzlaşma imkânı var mıdır, yok mudur diye Amerika bunu çok daha büyük ölçüde uyguluyor. Ben Adalet Bakanıyken üç defa toplantıya katıldım Avrupa Konseyinin düzenlediği. “Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri” diye Avrupa Konseyinin yürüttüğü faaliyetler var. Yani, hukuk alanı dinamik bir alan. Şimdi bütün bunlardan ari olarak, siz, oradaki af talebine Başbakanın toplumun meydana getirdiği bu rahatsızlıkları dile getirme anlamından yola çıkarak, bir şeriat müessesesini getirmeye çalışıyor, buradan da çok hukukluluk… Yani biz şu kadar zamandır iktidardayız, bula bula, orasından burasından çeke çeke bir… Bununla mı çok hukukluluk isteniyor, neresinde var? Bu kadar düzenleme yaptık. Bana bir tane madde göstersinler ki, bu, çok hukukluluğa işaret ediyor.
Biz, hatırlarsanız, Anayasa’da değişiklik yaptık, tahkime imkân vermek, Türkiye’ye yabancı sermaye gelsin diye, bizden evvelki hükûmet yaptı, biz yapmadık. Doğru bir şey yapıldı. Üstelik de apar topar Meclis toplantıya çağrıldı 57’nci Hükûmet döneminde. Neden? Niye? Çünkü Türkiye’de çok değişik sebeplerden dolayı, yabancı sermayenin, hukuk sisteminden dolayı bir kısım tedirginlikleri var. Bunu anayasal bir dayanağa bağlamak suretiyle, “Gel sen Türkiye’ye yatırım yap, istiyorsan, bir ihtilaf vuku bulduğunda, bunu tahkime götür, hakeme götür.” Şimdi bu zaten anayasal bir müessese.
Bununla söylemek istediğim şey şu: Hukuk dinamik bir yapıya sahip. Her gün yeni gelişmeler oluyor. Hem ceza hukuku alanında hem medeni hukuk alanında hem uluslararası hukuk alanında birçok değişmeler var, gelişmeler var. O nedenle, eğer bir iktidar değerlendirilecekse, şu veya bu şekilde bir beyandan yola çıkarak değil, altı senedir işbaşında olan bir hükûmetin tüm icraatları, partinin tüm faaliyetleri dikkate alınarak bir karara varmak mümkün iken, çok hukukluluğa buluna buluna böyle bir cümleden yola çıkarak bir yorum getirilmeye çalışılıyor. Doğrusu, bu da gerçekçi de değil, bana kalırsa doğru da değil.
Sayın Başkan, sayın üyeler; söylemek istediğimin aşağı yukarı önemli bir kısmını kısaca söylemeye çalıştım. Arz ettiğim gibi, yazılı olarak sizlere takdim ediyoruz, eski metinlerle birlikte takdim ediyoruz. Konuşmaların bir kısmı bu metinde olmayabilir. Bu bütünlük içerisinde bu konuşmaların değerlendirileceğine inanıyoruz. Bu davanın reddedilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Gerçekten bunun çok önemli olduğu kanaatindeyiz.
Bir dava açılmıştır. Bu davanın açılmamış olmasını temenni ederdik. Daha açılmış olmasıyla birlikte zaten toplum olarak bir bedel ödedik, ödemeye devam ediyoruz, parti olarak da ödedik.
Bu davanın demokrasimize bir katkısı yok, hukukumuza da bir katkısının olduğu ve olacağı kanaatini katiyen taşımıyoruz. Bir şeye katkısı yok, bir şeye faydası yok, ama ekonomiden dış politikaya, devletin işleyişine, özellikle Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu şu zor dönemde birçok şeye zarar verdiği ortadadır. Bunu burada açmak istemiyorum, yani bu belki ayrı bir tartışmanın konusudur, belki de bu platform buna müsait değildir.
Biz 2002 18 Kasımından bugüne kadar ekonomide, siyasette, hukukta ve başka alanlarda ne yaptıysak -bunların hepsi devletin dokümanlarında var, devletin arşivlerinde var, Meclis tutanaklarında var- kamuoyu önünde yapılıyor.
Bu davanın reddedilmiş olması Türkiye’nin imajı açısından da, demokratik sistemin işleyişi açısından da, sorunlara çare bulma açısından da, hepsinden önemlisi, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve demokrasinin yarıçapı açısından ne anlam ifade ettiği bakımından fevkalade önem arz ediyor. Davanın bütün bu nedenlerle reddini talep ediyoruz.
Ayrıca, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bir beklentimi, bir temennimi de ifade etmek istiyorum, iyi kötü dünyada olup bitenleri bilen, yazılanları okuyan bir insan olarak ifade etmek istiyorum ki: Bugün özgür bir Batı dünyası varsa, bu işin öncülüğünü yapan o ülkenin yargıçları olmuştur, hukuk adamları olmuştur. 1950’li yıllarda McCarthyizm’in Amerika’yı kasıp kavurduğu dönemde, o kaostan ülkeyi çıkaran ve bugün ne kadar varsa, özgür bir Amerika, Yargıç Warren’in ve onunla beraber hareket eden yargıçların, hukuk adamlarının çabasının sonucudur.
Bugün Avrupa dediğimiz başta Almanya, İtalya olmak üzere, uzun yıllar nazizmin, faşizmin tortularını taşımış ülkelerde bugün demokrasi varsa, belli ölçülerde zaman zaman onları örnek almaya çalışıyorsak, inanıyorum ki, orada da bu işin önünü açan, demokrasinin önünü açan ve bugün bulunduğu standarda demokrasiyi ve özgürlükleri yükselten o ülkenin yargıçları olmuştur. Bizim ülkemiz de bu özgürlükleri hak ediyor, bu demokrasiyi hak ediyor, bunun yolunu, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da açacak olan Türk yargısının değerli mensuplarıdır. Eski bir Adalet Bakanı olarak bu konudaki inancımı hiç kaybetmedim. Bu inancımı bu vesileyle tekrar sizin huzurunuzda da ifade etmek istiyorum. Sabrınız için çok teşekkür ederim.
Davanın reddi talebiyle, hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çiçek.
Sayın Bozdağ, sizin ekleyeceğiniz bir şey var mı?
AK PARTİ GRUP BAŞKAN VEKİLİ BEKİR BOZDAĞ – Efendim, ben de saygılarımı sunuyorum Sayın Başkan size ve değerli üyelere.
Sayın Cemil Çiçek Bey partimiz adına söylenmesi gereken hususları özetleyerek aktardı. Görüşlerini, ilk cevabımızı, esas hakkındaki savunmamızı ve şu anda sözlü olarak dile getirilen hususları yinelediğimi ifade ediyor, davanın reddine karar verilmesini saygıyla talep ediyorum.”
BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatılması istemiyle açılan davada sözlü savunmaları yapmak üzere Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek ve Türkiye Büyük Millet Meclis Grup Başkan Vekili Sayın Bekir Bozdağ’ın sözlü savunmaları dinlendi, kayda alındı.
Teşekkür ediyorum efendim.
İyi akşamlar.
- Davalı Parti adına yapılan sözlü savunma sırasında ayrıca aşağıdaki yazılı metin sunulmuştur:
“Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Abdurrahman Yalçınkaya tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında açılmış olan dava sebebiyle sözlü olarak bu konudaki düşüncelerimizi ifade etmek için huzurunuzdayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Davalı Parti Genel Başkanı’nın beni ve arkadaşımı görevlendirme yazısını ibraz ediyorum.
Bu dava ile ilgili olarak daha evvel ibraz ettiğimiz ve yazılı olarak sunduğumuz görüşlerimizi aynen tekrar ediyorum. Bu cevaplarımızda ve eklerinde ayrıntılı bir şekilde Sayın Başsavcının iddialarına karşı açıklamalarda bulunduk. İddianamede ileri sürülen hususların neden doğru olmadığını, neden hukuki olmadığını, hatta bir kısım iddiaların neden partimizle ilgisinin bulunmadığını ve davanın neden reddedilmesi gerektiğini ortaya koyduk.
Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Mevzuatımızda Parti kapatmayla ilgili hükümler bulunsa da bunun açılmış en son dava olmasını temenni ediyorum. Çünkü siyasi partiler Anayasaya göre demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu aynı zamanda demokrasi teorisinin evrensel normudur. Anayasal demokrasi ancak siyasi partiler yoluyla tatbik imkanını bulur. Bireylerin siyasete katılımları, örgütlenmeleri, siyasi eğitim almaları, partiler aracığıyla en geniş şekilde sağlanır. Esasen Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden biri olan “Demokratik devletin” iki evrensel şartı vardır. Biri genel seçimler, diğeri ise çok partili bir siyasi hayat. O nedenle modern demokrasiler aynı zamanda “partiler demokrasisi”dir. Demokrasiyi geliştiren partilerdir ve onlarsız bir demokrasi düşünülemez.
Toplumdaki farklı görüş ve taleplerin siyasi sisteme taşınmaları, sivil toplumla siyasi sistem arasında sağlıklı bir iletişim ve bağ kurulması, taleplerin aşağıdan yukarıya doğru bir yol katederek uygulanabilir politikalar haline gelmesi hep siyasi partiler aracılığı ile gerçekleşmektedir. Anayasa Mahkemesi yeni verdiği bir kararda (2002/1 Esas, 2008/1 Karar), “Siyasal çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan kurullar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıracak özgün kuruluşlara duyulan gereksinim, dağınık siyasal görüşleri birleştirmek suretiyle halk iradesini oluşturan ve açığa çıkaran siyasi partiler vasıtasıyla karşılanmaktadır. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları hukuksal yapılardır. Siyasi partilerin kendilerine göre öne çıkardıkları ülke sorunlarına ilişkin farklı çözüm önerileri getirmeleri demokratik siyasal yaşamda üstlendikleri işlevin doğal sonucudur. Bu nedenle siyasi partiler, Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Örgütlenme”, “Düşünce ve ifade özgürlüğü” konusundaki 10 ve 11’inci maddelerinin koruması altındadırlar.” demektedir.
Toplum hayatımızda ifade ettiği bu önemli rol sebebiyle siyasi partiler yeri bir başka organizasyonla doldurulamayacak kadar hayati kuruluşlardır.
Bu ve benzeri birçok sebepten dolayı demokrasilerde siyasi partiler için ister hukuki, ister teamüli olsun önemli teminatlar getirilmiştir.
Siyasi partilerin yaşamaları esastır; kapatılmaları istisnadır.
Siyasi parti özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerin olmazsa olmazı olan düşünce ve ifade özgürlüğü ile örgütleme özgürlüğünün özel bir kullanım biçimidir. Hatta ifade özgürlüğü bu nedenle örgütlenme özgürlüğünün kollektif kullanımıdır. İfade özgürlüğü ve bu özgürlüğe sağlanan güvenceler de anayasal demokrasilerin kilit taşıdır.
Şüphesiz bir demokraside meşru parti faaliyeti yalnızca pozitif hukuk tarafından tanınan hakların kullanılmasındaki aksaklıkları değil, henüz pozitif hukuk tarafından tanınmamış hak ve özgürlük taleplerini de gündeme getirmeyi kapsar. Bu sebeple ifade özgürlüğü bütün fertler için, vazgeçilmez değerde bir insan hakkı olmakla beraber, demokrasilerde bu özgürlüğe en fazla ihtiyaç duyan da siyasi partilerdir.
Anayasa Mahkememiz de, bir kararında siyasi partilerin davranışları karşısına bir takım fiili engeller ve müdahaleler çıkarılmaması, bunları anayasa ile tanınmış hakların kullanılmalarının engellenmemesi gerektiğini vurgulamış ve siyasi partilerin bu manadaki rolünü benimsemiştir (2001).
Siyasi partileri şeklen demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları kabul edip, yeterince ifade özgürlüğü tanımıyorsak o sisteme anayasal demokrasi ve çağdaş demokrasi denemez. Açılan davanın bu yönüyle dahi gerçekten tartışılması ve reddedilmesi gerekir.
Siyasi partilerle ilgili olarak üzerinde yeterince durmadığımız bir başka husus ta şudur. Siyasi partiler aslında bir ülkenin toplumsal gerçekliğini yansıtan ayna rolünü gören kuruluşlardır. Açıkçası siyasi partiler sosyolojik gerçeklerdir. Bu gerçekliği göz ardı ederek başarılı bir demokrasi kurulamaz. Eğer siyasi partiler sosyolojik toplumsal gerçekliği yansıtan aynalar ise, aynayı kaldırmak gerçeği kaldırmak anlamına gelmiyor. O gerçek bir başka şekilde kendini ortaya koyuyor.
Bunu en iyi anlayacak ve değerlendirecek olan bizleriz. Bu konuda yeterince ve çok sayıda tecrübeye sahibiz. Varlıklarını bir anayasal problem olarak kabul edip, kapattığımız çok sayıda siyasi parti oldu. Kapatma yoluyla tedbir almadığımız hemen hemen hiçbir toplum kesimi kalmadı.
CHP, AP gibi büyük kitle partilerinden tutun, ideolojik partilere kadar ister olağan dönemde, ister olağanüstü dönemlerde, ister yargı yoluyla , ister başka türlü. Bir özeleştiri yaparak soruna baktığımızda parti kapatmalar toplumda siyasi kırılganlığı arttırmaktan, toplumsal örselenmeye sebep olmaktan öteye ne netice elde edildi diye bir maliyet analizi yapmamız gerekmektedir. Bunu bir savunma söylemi olarak değil, siyaset bilimi açısından bir gereklilik ve bir tespit olarak söylüyorum.
Toplumdaki çeşitlilik unsurlarını, kurumsal ve siyasal hayattan tasfiye etmek, böyle bir çaba içinde olmak, demokrasi için bir tuzaktır. Çünkü bu yol demokrasiyi kendi öncüllerinden uzaklaştırır ve tam karşıtı olan istemediğimiz rejimlerin ya da sakat anlayışların kucağına iter. Bu sebeple günümüzün demokrasi anlayışında çoğulculuk ve çeşitlilik esastır. Politik ya da konjoktürel saiklerle toplumsal gerçeği reddetmenin pratikte bir faydası olmamıştır.
Ayrıca, toplumun belli bir kesimi tarafından yanlış görülen düşünceler veya politik teklifler, değişim süreci içersinde hem öyle asırlar falan geçmeden kısa sürede politik uygulanabilir seçenekler haline de dönüşebilirler. Hem insanlık tarihinde hem Türkiye siyasetinde bunun çok örnekleri görülmüştür. Ben kendi çevreme baktığımda 60’lı yıllarda en hararetli bir şekilde her şeyin devletleştirilmesini savunanların bugün nasıl özelleştirmeden yana olduklarını, her türlü yabancı sermayeye karşı her şeyin millileştirilmesini talep edenlerin bugün aman yabancı sermaye Türkiye ye gelsin diye nasıl yoğun bir çaba içersinde olduklarını müşahede edebiliyorum. Dolayısıyla dünün devletleştirmecileri ve benimki gibi millileştirmecileri bugün ülke sorunlarında bir noktaya gelebilmişlerdir.
Hepimiz kendi hayatımızda dün nelerin yasak olduğunu bugün ise o yasakların ne kadar anlamsız olduğunu gördük, yaşadık ve yaşıyoruz.
Yine şu kısa hayatımız içerisinde çok zaman geçmeden, öyle yarım asır, bir asır veya çeyrek asır geçmeden fikirlerimizde çok köklü değişiklikler olduğunu gördük. Mesela kendi hayatımızda bir zamanlar Nazım Hikmet’e kimler karşı idi, şimdi kimler şiirini okumaktadır? Doğru olan bugünküdür.
Dolayısıyla burada söylemek istediğim şey şu: Eğer bir toplumda dengeler yerli yerine oturmadıysa, toplumda sağlıklı bir sosyal yapı , bir ekonomik yapı, istikrarlı siyasi bir yapı ve süreç söz konusu değilse bu neviden dönüşümler, bir taraftan öbür tarafa kıymet hükümlerinde değişiklikler olmaktadır. Dünün yasakları ve yasak fikirleri, bugünün siyasi alternatif ve çözümleri olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bunun en kapsamlı projesi Avrupa birliğidir.
Geçmişte kimler Avrupa birliğine karşı oldu? Şimdi aman Avrupa birliğine girelim diyen bunu yüksek sesle söyleyenler kimler? Şüphesiz hepimiziz, hepimiz değiştik. Öyleyse, yarının muhtemel doğrularını bugün yasak ya da düşman ilan etmek, değişimin değişmez dinamiğine ters düşmektedir.
Onun için Sayın Başkan, Sayın Üyeler demokratik toplumlarda siyasetin bir işleyiş tarzı var. Vatandaş partilerin politikalarını değerlendirir ve seçim dönemlerinde bu politikalara karşı kendi tepkilerini ortaya koyar. Böylece bir çok yanlış ve eksik, bu süreç içerisinde kendiliğinden ortadan kalkar. Yanlışında ısrar eden siyasi partiler, kendi varlıklarını ve geleceklerini de tehlikeye sokar. Siyasi partilere karşı cebri tedbirler ancak çok zaruri durumlarda istisnai durumlarda, uygulamaya sokulabilecek, sık kullanılmaması gereken yöntemlerdir.
1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra yapılan seçimlere baktığımızda gördüğümüz hadise şudur: Çok partili hayata geçtiğimiz ilk dönemlerde insanlar babadan oğula aynı partiye oy verirken, şimdi Türk seçmeni kendi hür iradesiyle oyunu kullanmakta ve siyasi iktidarları belirlemektedir. Bütün partilerin seçimlere katıldığı 1987 seçiminde Anavatan Partisi % 35’le iktidar olmuştur. 1989 Mahalli İdareler Seçimleri sonuçlarına baktığımızda aradan geçen iki sene içerisinde Anavatan Partisi beklentileri karşılamadığı ve toplumun hassasiyetlerine karşı gerekli duyarlılığı göstermediği için oyu % 21,75’e düşmüştür ve 1991 Genel Seçimlerinde % 27 ile DYP birinci parti olmuştur. 1991-1995 yılları arasında iktidar olan iki ana parti DYP ve SHP yönetim zaafları, gerekli reformları yapmamış olmaları, toplumsal beklentileri karşılamadaki başarısızlıkları ve daha başkaca sebeplerle her iki parti de güç kaybetmiş, 1994 Mahalli İdare Seçimlerinde başta İstanbul ve Ankara gibi Büyükşehir Belediye Başkanlıkları’nı ve 1995 Genel Seçimlerini RP kazanmıştır. 1999 Genel Seçimlerinin galibi DSP’dir. 2002’ye gelindiğinde vatandaşın tercihi, kendilerine ülkeyi başarı ile yönetmeleri hususunda yetki verdiği ama, yönetimlerinden memnun olmadığı için siyasetten uzaklaştırdığı yukarıdaki partilerden hiçbirisi değil, yeni kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. 1999 seçimlerinin üzerinde ayrıca durmak gerekecektir. Çünkü iki seçim bir arada yapılmış seçmenler aynı anda hem merkezi yönetim hem de mahalli yöneticiler için oy kullanmış olup, birisi için ehil gördüğü partiyi, diğeri bakımından tercih etmemiştir.
Bu nedenle, partilere hatalarını en kalıcı, en etkin bir biçimde gösteren seçmenlerdir ve seçimlerdir. Siyasetin bu doğal akışına zaman zaman sebebi ne olursa olsun yapılan müdahaleler, her defasında aynı sorunların yaşanmasına sebep olmaktadır. Çünkü sosyal ve siyasal gerçekliği kavramak bir matematik gerçeği kavramaktan daha fazla zaman alıcıdır ve fakat sonuçları itibariyle daha kalıcıdır. Demokratik sistemin ve neticede hukukun, hukuku uygulayanların bu gerçeğin kavranması noktasında demokratik sabrı, toleransı ve kolaylığı göstermesi icap eder. Siyasi istikrar, örselenmemiş bir siyasi ve sosyal doku, ihtiyaç duyulan kan değişimi ve hücre yenilenmesi bu demokratik sabrın gösterilmesine bağlıdır. Aksi uygulamalar beklenen sonuçları vermemiştir ve vermemektedir.
Demokratik bir toplum için geçerli olan çoğulculuk, hoşgörü ve açıkgörüşlülük bunu gerektirmektedir. Avrupa insan hakları mahkemesi birçok kararında mesela ÖZDEP’le ilgili kararında çoğulculuk olmadan demokrasi olmayacağını, sözleşmenin 10. maddesinde dile getirilen ifade özgürlüğünün, yalnız uygun gördüğümüz, bizi rahatsız etmeyen yahut kayıtsız kaldığımız bilgiler ve fikirlerin için değil, fakat aynı zamanda bizi rahatsız eden, sarsan, altüst eden bilgiler ve fikirler içinde geçerli olması gerektiğini belirtmiştir
Yine bu mahkemeye göre, “bir partinin siyasi projesinin demokratik devletin cari ilkeleri ve yapısı ile bağdaşmaz görülmesi, onun demokratik kuralları ihlal ettiği anlamına gelmez. Demokrasinin özü bizatihi demokrasiyi tahrip etmemek kaydıyla, devletin hali hazırdaki örgütlenme tarzını sorgulamaya davet edenler dahil olmak üzere, farklı siyasi projelerin tartışılmasına izin vermektir” diyor.
Burada demokrasiye zarar verme kavramı önemlidir. Sosyalist Parti kararında da Avrupa insan hakları mahkemesi “herhangi bir anti demokratik yönteme başvurma tavsiye edilmediği, şiddet kullanmaya kalkışma veya demokratik yöntemlerin herhangi bir şekilde reddine ilişkin bir çağrı olmadığı takdirde, demokrasiye zarar verme olarak kabul edilemez” demektedir.
O sebeple Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ifade özgürlüğünün kullanılmasından dolayı parti kapatılmasını mübrem bir sosyal ihtiyacın sonucu olarak görmemektedir. Keza aynı ilkeler Avrupa Konseyi Venedik komisyonun tavsiye kararında da dile getirilmektedir.
Şüphesiz, Türkiye Avrupa Konseyinin üyesidir ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine de imza koymuş bir ülkedir. Bu kararlar göstermektedir ki, artık, demokrasinin dünyada bize göresi, bize özgüsü yok, evrensel normları ve değerleri vardır. Herhalde Türkiye gibi bir ülkeye düşen de bu kararları dikkate almaktır. Bilinmelidir ki Venedik Komisyonu her ne kadar Avrupa Konseyi’nin danışma organı ise de siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin kriterleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi istikrarlı bir biçimde uygulamaktadır. Kaldı ki Türkiye bu komisyona üyedir ve komisyonda üyesi de bulunmaktadır.
Demokrasilerde, siyasi partiler kendi görüşleri doğrultusunda oluşturdukları programları ile halkın karşısına çıkarlar ve iktidarı yarışmacı seçimler sonucunda elde etmeyi amaçlarlar. Serbest seçimler sonucunda iktidara gelen bir parti, ülke sorunlarının çözümü için demokrasi ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde programını uygulama yetkisine sahiptir. Demokrasilerde iktidarların el değiştirmesi ancak seçim yoluyla mümkündür.
Siyasi partiler sahip oldukları vazgeçilmez konumları nedeniyle, demokrasilerde hukuki güvenceye kavuşturulmuştur. Bu çerçevede partilerin yasaklanması konusunda çok önemli koruyucu hükümler getirilmiş ve kapatılmaları oldukça zor koşullara bağlanmıştır. Kapatma biçimindeki yaptırım, siyasi parti özgürlüğünün özünü ortadan kaldırabileceği içindir ki, ancak zorunlu durumlarda istisnai ve en son çare olarak düşünülmektedir. Zira, siyasi partilerin kapatılması, kişiler açısından idam cezasına denk düşmektedir. Siyasi partilerin keyfi ve ölçüsüz olarak yasaklanmasının çoğulcu demokratik rejimin özünü zedeleyeceği kabul edilmektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi aynı kararında (2002/1 Esas, 2008/1 Karar); “Böylece, siyasi partilerin diğer kişilerden farklı olarak kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin esaslar anayasal güvenceye kavuşturulmuş, kapatılmasına yol açabilecek nedenler ise Anayasa’nın 14’üncü maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını engelleyen düzenleme de gözetilerek tek tek sayılmış, yasakoyucuya bunların dışında düzenleme yapmaya elverişli bir alan bırakılmamıştır.
Belirtilen düzenlemelerle anayasakoyucu siyasi partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı tutarak öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde yaşatılmasını amaçlamıştır; ancak korunması gereğini de göz ardı etmemiştir.”
Batı demokrasilerinde siyasi partilerin yasaklanması konusundaki uygulama da bu evrensel standartlara uygun olmuştur. Nitekim Avrupa’da 1950’lerden bugüne kadarki süreçte sadece üç siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan ikisi, Avrupa’nın yaşadığı totaliter diktatörlüklerin etkisiyle Federal Almanya’da verilmiş kapatma kararlarıdır. Bu partilerden Nazi partisi olan Sosyalist Reich Partisi 1952 yılında, Alman Komünist Partisi ise 1956 yılında kapatılmıştır. Türkiye’de siyasi parti kapatma yaptırımına sürekli örnek gösterilen Almanya’da, Anayasa Mahkemesi, 1951 yılında Federal Hükümet tarafından açılan Komünist Partisi davasında, bir siyasi partinin siyasi yarışma sonucu tasfiye olmasının onun bir yargı kararıyla yasaklanmasına nazaran daha doğru olacağı düşüncesiyle, yıllarca kapatma kararı vermekten imtina etmiş, ancak Hükümetin başvurusunu geri çekmeyeceğine kanaat getirince kapatma kararı vermiştir. (Donald P. Kommers, The Constitutional Jurisprudence of the Federal Republic of Germany, Durham&London: Duke University Pres, 1989, s.227-228). Ayrıca, bu ülkede kapatılan partilerin devamı niteliğindeki partilerin halen siyasi alanda faaliyetlerini sürdürdükleri de bilinmektedir. Avrupa’da daha sonraki dönemde kapatılan yegane parti ise İspanya’daki Herri Batasuna Partisidir. Bu parti 2003 yılında ayrılıkçı terör örgütü ETA ile organik bağının bulunduğu gerekçesiyle kapatılmıştır.
Siyasi partilerin kapatılması konusundaki evrensel standartların, insan haklarına saygılı ve demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye açısından da geçerli olması gerektiğinde kuşku yoktur. Nitekim 1961 ve 1982 Anayasalarında siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu açıkça belirtilmiştir. Anayasalarımızda bu evrensel ilke yer almasına rağmen, uygulamada çok sayıda parti demokratik sistemlerde ve uluslararası sözleşmelerde öngörülen kriterlere aykırı bir şekilde kapatılmıştır. Böylece siyasi partilerin demokrasiler açısından “vazgeçilemezliği” ilkesi adeta tersine çevrilmiştir. Bu durum, siyasi partileri uygulamada kolaylıkla “vazgeçilebilir” hale getirmiştir.
1961 Anayasasının yürürlüğe girdiği tarihten bu yana Anayasa Mahkemesi tarafından yirmidört siyasi parti kapatılmıştır. Bu sayıya askeri müdahaleler döneminde kapatılan siyasi partiler dâhil değildir. Kapatılan parti sayısı itibariyle Türkiye, çağdaş demokrasilerde kırılması imkansız bir rekorun sahibidir. Sadece 1961 Anayasası döneminde kapatılan parti sayısı bile tek başına demokratik ülkelerde kapatılan partilerin toplamından daha fazladır. 1982 Anayasası döneminde daha yoğun biçimde parti kapatma kararları verilerek siyasi alan iyice daraltılmıştır. Öte yandan, yoğun biçimde siyasi parti kapatma kararı vermekle, ülkedeki sorunlara demokrasi ve hukuk sınırları içerisinde çözümler üretme ve sorunları böylece çözme imkanı da ortadan kaldırılmaktadır. Yasaklama biçimindeki yaptırım nedeniyle düşünce ve siyasi parti özgürlüklerinin içi boşaltılmaktadır.
Türkiye uygulamasının evrensel standartlara uymadığının en açık göstergesi, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen siyasi parti kapatma kararlarının biri hariç tamamının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Sözleşmenin ihlali olarak kabul edilmiş olmasıdır.
I- SİYASİ PARTİLERİN YASAKLANMASINDA EVRENSEL STANDARTLAR
İddianamede siyasi parti kapatma nedenlerinden bahsedilirken AİHS hükümleri ve Venedik Komisyonu ilkelerine de atıf yapılmakla birlikte, Venedik Komisyonu ilkelerinin siyasi partiler için son derece güvenceli bir koruma sistemi getirdiği, sadece şiddeti benimseyen siyasi partilerin kapatılabileceğine cevaz verdiği gerçeği görmezlikten gelinmektedir.
Avrupa Konseyi bünyesinde ortak bir demokrasi standardını oluşturmak amacıyla kurulan Venedik Komisyonu, siyasi partilerin yasaklanması ve kapatılmaları konusundaki 2000 tarihli raporunda şu ilkeleri belirlemiştir:
Siyasi partinin Anayasa’da barışçıl yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek başına onun yasaklanması ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak görülemez.
Siyasi partiler, ancak şiddet kullanmayı savunmaları ya da demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmak suretiyle hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla şiddeti siyasi bir araç olarak kullanmaları durumunda yasaklanabilir.
Partilerin yasaklanması veya kapatılması biçimindeki yaptırım istisnai bir tedbir olarak en son çare biçiminde kullanılmalıdır.
Siyasi parti hakkında dava açılmadan önce, davayı açacak hükümet yada diğer devlet organlarınca, siyasi partinin özgür ve demokratik siyasi düzen veya hak ve özgürlükler için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığına ve kapatma ya da yasaklama yaptırımı dışında daha hafif tedbirlerle bu tehlikenin önlenmesinin mümkün olup olmadığına bakılmalıdır.
Siyasi parti kapatma davaları, hukuki usulün tüm güvencelerine yer veren, aleni ve adil bir yargılama sonucunda karara bağlanmalıdır.
Bu ilkelerden de anlaşılacağı üzere, Venedik Komisyonu siyasi partilerin ancak şiddeti savunma veya şiddeti politik bir araç olarak kullanma durumunda kapatılabileceğini belirtmektedir.
Diğer yandan, siyasi partilerin kapatılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin birçok maddesiyle ilgilidir. Partilerin tüzel kişilik olarak kurulması ve faaliyette bulunması, temel olarak 11 inci maddenin koruması altındadır. AİHM, siyasi parti özgürlüğünü örgütlenme özgürlüğünün bir unsuru olarak görmektedir.
Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar Sözleşmenin 10 uncu maddesiyle korunan ifade özgürlüğüyle de yakından ilgilidir. Kapatma davasında sunulan “delillerin” neredeyse tamamı ilgili parti üyelerince değişik tarihlerde yapılan açıklamalardan ibaret olduğundan, dava açısından ifade özgürlüğünün önemi daha da artmaktadır.
Yargılama sırasında ortaya çıkabilecek ihlaller, Sözleşmenin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6 ncı maddesini de devreye sokabilecektir. Kapatma kararının sonuçları dikkate alındığında, mülkiyet hakkı ihlali de gündeme gelebilecektir.
Ayrıca, bir siyasi partinin kapatılmasına neden olduğu gerekçesiyle partili milletvekillerinin parlamento üyeliğinin düşürülmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir partide yer alamaması yaptırımı, AİHS’in 1 nolu Protokolünün 3 üncü maddesine aykırılık sonucunu doğurabilecektir. Sadak/Türkiye (2002) kararında AİHM, başvurucuların partilerinin kapatılması sonucu otomatik olarak milletvekilliklerinin düşmesinin orantılı bir yaptırım olmadığına karar vermiştir. Mahkemeye göre, bu yaptırım Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün 3 üncü maddesinde korunan seçilme ve parlamento üyesi olma hakkının özüyle bağdaşmadığı gibi, başvurucuları parlamentoya üye olarak gönderen seçmenin egemen iradesini de ihlal etmiştir, (par.40).
Aynı şekilde, partilerinin kapatılması sonucu haklarında beş yıl parti yasağı getirilen Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve Mehmet Sılay’ın başvuruları üzerine, 2007 yılında AİHM, Sözleşme’nin seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM’in bu kararlarına göre, Anayasanın milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıllık parti yasağı sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi parti mensupları bakımından oldukça ağır bir yaptırım öngörmektedir. Başvuru sahipleri hakkında uygulanan bu ciddi yaptırımlar, sınırlama sebebi olan meşru amaçlarla orantısız bulunmuştur.
Siyasi parti özgürlüğünün sınırları konusundaki AİHM içtihadı Türkiye’de kapatılan partilerin yaptığı başvurular üzerine oluşturulmuştur. AİHM bu kararlarında siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin ilke ve ölçütleri açık bir biçimde ortaya koymuştur. Bu ilke ve ölçütleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
Siyasi parti kararlarında AİHS’in 11 inci maddesi, ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu maddeyle birlikte değerlendirilmelidir.
Siyasi partilerin program ve projelerinin devletin anayasal yapısı ve ilkeleriyle uyuşmaması, bunların demokrasiyle de bağdaşmadığı anlamına gelmez. Buna göre, demokrasinin kendisine zarar vermediği müddetçe, siyasi partiler mevcut anayasal düzeni sorgulayabilirler, farklı siyasi görüşleri savunabilirler.
Siyasi parti özgürlüğüyle ilgili Sözleşmenin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki sınırlama sebepleri oldukça dar ve katı yorumlanmalıdır.
Siyasi partiler, inandırıcı ve zorunlu sebeplerle ve ancak istisnai olarak kapatılabilir.
Bir siyasi partinin gerçekleştirdiği faaliyetlerde kullandığı tüm yöntemler hukuki ve demokratik nitelikte olmalıdır.
Siyasi partinin önerdiği değişikliklerin kendisi de bizzat temel demokratik ilkelere uygun olması gerekmektedir.
Siyasi partinin tüzük veya programındaki ifadelerden hareketle kapatılması söz konusu olamaz, partinin somut öneri ve faaliyetleri olmalıdır.
Siyasi partilere yönelik sınırlamalar, demokratik bir toplumda zorunlu ve meşru amaçla orantılı olmalıdır. Kapatma yaptırımının “zorlayıcı toplumsal ihtiyaca” cevap vermeye yönelik olması gerekir.
İddianamede siyasi partilerin yasaklanması konusunda AİHM kararları ile ortaya konulan ölçütlere yer verilmekle birlikte, bu ölçütlere göre neden AK Partinin kapatılması gerektiği hiçbir şekilde ortaya konulamamıştır. Aksine, iddianamede yer verilen AİHM ölçütlerinin dikkate alınması halinde bu kapatma davasının hiç açılmaması gerekirdi.
Nitekim, AİHM’e göre parti kapatma yaptırımının “zorlayıcı toplumsal gereksinim” şartını sağlayıp sağlamadığını belirlemek için şu üç temel şartın gerçekleşmesi gerekmektedir (RP/Türkiye, Büyük Daire, par.104):
Bir siyasi partiden kaynaklanan demokrasiyi ortadan kaldırmayayönelik tehlikenin yeteri kadar yakın/kaçınılmaz olduğunu gösterecek, varlığı ispat edilmiş sağlam, inandırıcı deliller bulunmalıdır.
İlgili siyasi parti yöneticilerinin ve üyelerinin eylem ve beyanları partiye isnat edilebilir nitelikte olmalıdır.
Siyasi partiye isnat edilebilir nitelikteki eylem ve beyanlar, partinin “demokratik toplum” kavramıyla bağdaşmayan bir toplum modelini tasavvur ettiğini ve savunduğunu açıkça ortaya koyacak şekilde bir bütün teşkil etmelidir.
Bu şartların hiçbiri bu davada söz konusu değildir, olamaz da. Çünkü AK Parti, demokrasiye yönelik yakın ya da uzak bir tehlike teşkil etmek bir yana, bu ülkenin demokratlarının yöneldiği neredeyse yegane adres haline gelmiştir. Bu gerçeğe tersinden bakmak ve aksini göstermeye çalışmak için kullanılan sözler, hiçbir şekilde AİHM’in kastettiği anlamda hukuki ve inandırıcı delil olarak vasıflandırılamaz. Doğrulukları bile araştırılmadan dosyaya konan gazete haberleri, bağlamlarından koparılan sözler, tekzip edilen beyanlar, yanlış çevrilen röportajlar ve tüm bunlardan çıkarılmaya çalışılan kurgusal ve sanal sonuçlar eğer gerçekten “delil” kabul edilecekse, bu “deliller” karşısında yeryüzünde demokrasi için risk teşkil etmeyecek bir siyasi parti bulmak imkansız hale gelecektir.
Öte yandan iddianame, partimizi geçmiş bazı partilerin devamı olarak gösterme gayreti içindedir. Burada amaç bellidir. AİHM’in bir siyasi partiyle ilgili olarak verdiği karardan hareketle, partimizin de kapatılmasının Sözleşme’ye uygun olacağı izlenimi oluşturulmak istenmektedir. Ancak, bu gayret beyhudedir. AK Parti 2001 yılında tamamen yeni bir parti olarak kurulmuş ve bunu sadece söylemleriyle değil, eylemleriyle de göstermiştir.
AK Parti, programını henüz gerçekleştirme imkanı bulamamış bir muhalefet partisi de değildir. Şimdiye kadar, ülkenin daha ileri gitmesi için önerdiği ve yaptığı tüm reformlar, AİHM’in öngördüğü kriterler çerçevesinde her bakımdan yasal ve demokratik araçlarla gerçekleşmiştir. AK Partinin şu ana kadar gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeyi taahhüt ettiği önerilerin tamamı da demokrasinin temel ilkeleriyle uyumludur. Hatta, 2002 yılından beri yapılanlar Türkiye’de insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün tarihte hiç olmadığı kadar pekiştirilmesine imkan sağlamıştır. Bu açık ve yalın gerçeğe rağmen partimizle ilgili doğrudan veya dolaylı olarak “demokrasi karşıtlığı” suçlamasının yapılması, bilinen tüm akıl ve mantık kurallarını alt üst etmek olacaktır. Bu durum, şayet kavram karışıklığından kaynaklanmıyorsa, kesinlikle bir önyargıdır.
II - TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLERİN YASAKLANMASI
Türkiye’de siyasi parti özgürlüğü ve sınırları Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu tarafından düzenlenmiştir. 1995 ve 2001 yıllarında yapılan Anayasa değişiklikleri ile evrensel standartlara uyum amacıyla siyasi partileri korumaya yönelik daha güvenceli hükümler getirilmiş ve kapatma zorlaştırılmıştır. 1995 yılında Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında yapılan değişiklikle, siyasi partilerin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü kapatılmasında “odak olma” koşuluna yer verilmiştir. 2001 yılında ise odak olmanın şartları 69 uncu maddenin altıncı fıkrasına eklenerek, siyasi partilerin eylemleri nedeniyle kapatılmaları önceki duruma göre daha da zorlaştırılmıştır. 2001 yılında ayrıca, Anayasa Mahkemesinin siyasi parti kapatma davalarında kapatma için en az beşte üç oy çokluğuyla karar alma şartı getirilmiş (m.149/1) ve kapatma yaptırımı yerine, dava . konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına da karar verilebileceği öngörülmüştür (m. 69/7).
2001 Anayasa değişikliğiyle, bir siyasi partinin “Anayasaya aykırı eylemlerin odağı olması”nın şartları Anayasada açıkça düzenlenmiştir. Buna göre, bir siyasî parti, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemler “o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup, genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır”, (m.69/6).
Bu düzenlemeye göre, Anayasaya aykırı eylemlerin siyasi parti üyelerince yo­ğun bir şekilde işlenmesi ve bunların yetkili organlarca benimsenmesi şartlarının gerçekleştiği somut ve açık kanıtlarla belirlenmelidir. Örneğin, üyeler bir takım eylemler icra ediyor, fakat parti organları bunları benimsemiyorsa, parti odak haline gelmez. Yine parti yetkililerinin “kararlılık içinde” işlenmeyen eylemleri de partiyi odak haline getirmez. Başka bir ifadeyle, Anayasaya aykırı eylemleri işleyenlerin bu eylemleri süreklilik içinde ve sıklıkla tekrarlamaları zorunludur.
Ayrıca, 2001 Anayasa değişikliklerinden sonra siyasi partilerin beyanlardan dolayı “odak” haline gelmesi mümkün değildir. Zira, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında “eylemlerden dolayı bir siyasi partinin odak olabileceği öngörülmektedir. Bu değişiklik, ifade özgürlüğünün alanını genişletmek amacıyla Anayasanın Başlangıç kısmının beşinci paragrafında yapılan değişiklikle de paralellik arz etmektedir. Bu bağlamda, “beyan” değil de “faaliyeti sınırlandıran bir değişiklik yapılmıştır. Başlangıç kısmında yapılan bu değişiklikle “düşünce ve mülahaza” ibaresi “faaliyet” sözcüğüyle değiştirilmiştir. Anayasa değişikliği teklif gerekçesinde “düşünce ve mülahaza” ibaresinin “doğrudan düşünceye bir sınır teşkil etmesi nedeniyle” değiştirildiği açıkça belirtilmiştir.
Anayasa Mahkememizin 29.01.2008 tarih 1/1- Parti Kapatma sayılı HAKPAR Kararı ile kurduğu içtihat, davayı hukuki temelden çökertmektedir. Parti kapatma davalarında yeni bir dönemi de başlatan içtihada göre, eylem kategorisi dışında kalan veriler (düşünce açıklamaları, öneriler, tüzükler, programlar, projeler ve benzerleri) hiçbir şekilde kapatmanın sebebi kılınamaz. Projelerin gerçekleşmesinde Anayasa dışı bir yöntem benimsenmedikçe, bu gibi veriler çoğulcu demokrasinin ve ifade ve örgütlenme özgürlüğünün dokunulamaz alanlarına girmektedir. Partimiz, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde anayasa dışı bir yönteme başvurmamıştır. Yüksek Mahkememizin anılan karının ilgili bölümü aynen şöyledir: “Tüzük ve programında ifade edildiği biçimde partinin Kürt sorunu olarak ele alıp değerlendirdiği soruna, kendine göre çözüm önerileri getirmesi, vatandaşlık temelinde ulus kavramının reddi olarak nitelendirilemez. Kapatma davasının partinin kuruluşundan kıs bir süre sonra açıldığı da gözetildiğinden, belli bir sorunun varlığına ve buna dair çözüm önerilerine ilişkin ifadelerin, demokratik bir rejimde düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Gerek iddianamede, gerekse sonraki aşamalarda, Partinin söz konusu amaçları gerçekleştirmek için Anayasa dışı bir yöntemi uygulayacağına ilişkin her hangi bir kanıta da yer verilmemiştir.
Yukarıda açıklama ve değerlendirmeler çerçevesinde, Partiye, tüzük ve programında yer alan ifadelere dayanılarak yaptırım uygulanması, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne ağır bir müdahale oluşturacağından, İddianamede ileri sürülen gerekçelerle Parti hakkında kapatma ya da yerine başka bir yaptırım uygulanması, demokratik bir toplumda zorunlu bir tedbir niteliğinde görülemez.”
Diğer yandan, Anayasanın 90 inci maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklik de siyasi partilerin kapatılması bakımından önemli sonuçlar doğuracak niteliktedir. Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin kapatılması davalarını görürken Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda yer alan hükümlerin yanı sıra, Anayasa’nın 90 inci maddesi uyarınca, uluslararası insan hakları sözleşmelerini de dikkate almak durumundadır. Zira Anayasa Mahkemesi parti denetimi yaparken “bir davaya bakan mahkeme” konumundadır. Nitekim, iddianameye göre de, “SPY’nın öncelikle İHAS gözetilerek ve Anayasa hükümleri de İHAS’a göre yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir” (s.9).
Türk hukuku bakımından uluslararası sözleşmeler 2004 tarihli Anayasa değişikliğine kadar iç hukukta kanunlarla eşdeğerde iken, 2004 yılında Anayasanın 90 inci maddesine eklenen bir hükümle insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ile kanunların çatışması halinde sözleşme hükmünün uygulanması esası benimsenmiştir. Bu yeni hükme göre, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların, aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Özellikle parti özgürlüğünü güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade ve örgütlenme özgürlüklerine ilişkin hükümleri ile bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının göz önünde tutulması ve bunlar ile iç hukuk kuralları arasında bir çatışma görülmesi halinde, Sözleşme hükümleri ile Mahkeme içtihatlarının öncelikle uygulanması zorunludur.
Anayasa Mahkemesinin parti kapatma konusundaki kararları ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadı arasında önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin 2004 Anayasa değişikliğinden sonra bakacağı parti kapatma davalarında AİHM içtihadını dikkate alarak 2004’ten önce ortaya koyduğu ve parti özgürlüğünü büyük ölçüde daraltan içtihadını değiştirmesi gerekmektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, 2.3.2007 tarihli kararıyla, AİHM’in siyasi parti davalarında verdiği ihlal kararlarını yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul etmiştir. Bu kararında Anayasa Mahkemesi, “Kapatılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkındaki davanın 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendi uyarınca yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülmesi isteminin, aynı Yasa’nın 318. maddesi uyarınca KABULE DEĞER OLDUĞUNA” karar vermiştir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Türkiye’de siyasi partiler hukuku alanında yapılan anayasal ve yasal değişiklikler, siyasi partileri daha güvenceli bir konuma getirme amacını taşımaktadır.
Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Şu anda Yüksek mahkeme olarak sizler sıradan bir yargılama yapmıyorsunuz. Burada bir Özel Hukuk ihtilafını çözmüyoruz. Şahsi sebeplerden kaynaklanan ve sonucu da yalnızca tarafları ilgilendiren bir hukuki ihtilaf ta değil konumuz. İddianame açısından baktığımızda hukuk siyaseti yargılamaktadır. Bu ne derece doğrudur ve hukukidir. O ayrı bir konu. Ama muhakkak olan bir şey var oda şudur. Bu dava ile ilgili vereceğiniz karar, sadece hüküm fıkrasıyla değil, yorumlarıyla, gerekçesiyle yeni yüzyılda önemli bir mihenk taşı olacaktır. Bütün düzenlemelerin ve devlet faaliyetlerinin ana istikametlerini bu davada verilecek karar belirleyecektir. Yapılacak her türlü yasal düzenlemelere, idari tasarruflara kaynak olarak ölçü bir karar olacaktır. İfade ve örgütlenme özgürlüğü neticede Türkiye’de demokrasinin ne ölçüde var olduğu hususunu hem bize hem tüm dünyaya göstermesi bakımından tesir katsayısı yüksek bir karar olacaktır. Bu nedenle bu davanın partimizi aşan bir boyutu vardır. Ülkemizin demokratik imajı, kazanımları, itibarı, bu dava vesilesiyle içerde ve dışarıda değerlendirme ve tartışma konusu yapılacaktır.
Türkiye’nin hak ve özgürlükler ve demokrasi açısından yeni bir altyapısının oluşması vereceğiniz kararla şekillenecektir. Onun için sıradan bir dava olmadığını söyledim.
Neden bir altyapı oluşturacak, neden iş ve işlemlerin yasal ve idari tasarrufların istikametini bu dava ile ilgili verilecek karar tayin edecek?
Türkiye, Tanzimattan bu yana sosyolojik anlamda bir modernleşme ve çağdaşlaşma çabasını sürdürmektedir. Cumhuriyetle beraber bunu daha kapsamlı bir proje haline dönüştürmüş ve devam ettirmiştir. Bugün hepimiz Türkiye Cumhuriyetinin onurlu vatandaşlarıyız. Vatandaşlık, aslen verilenle yetinmeyen, talep eden, tenkit eden, itiraz eden, protesto eden, yargılayan aktif bir aidiyeti ifade eden statüdür. Bu gün hepimiz bu ülkenin vatandaşlarıyız. Bu sıfatla eğer mevcutlar yetmiyorsa yeni talepler olacak. Bu dinamik bir süreçtir. Her demokratik ülkede olan da budur. Şimdi neden yeni taleplerde bulunuyorsunuz diyemeyiz. Yani vatandaşa teba muamelesi yapamayız. Bu çağdışılıktır. Çağı anlamamak, onun gereklerini iyi kavramamaktır. Bugünü yaşayanlara dünün hak ve özgürlükleri yetmiyorsa elbette yenilerini isteyecektir. En başta da siyasi, haklar ve kültürel haklar olmak üzere. Sivil toplum bunun için vardır. Sivil toplum örgütlerinin yegane varlık sebebi budur. Talepleri toplulaştırmak, bunları demokratik yollardan gündeme getirmek, uygulanabilir ve yaşanabilir bir düzeye yükseltmektir. Bir manada siyasi partiler de bunu yapacaktır.
Eğer bizler, hukuku yapanlar ve uygulayanlar her özgürlük talebini “ rejimi yıkma teşebbüsü”, “laikliğe karşı tavır” olarak algılayarak, laiklik ve rejim karşıtı söz ve açıklamalar olarak değerlendireceksek, şu an sahip olduklarımızın bir kısmını hak etmemişiz demektir. Çünkü bugün sahip olduklarımız dünün talepleriydi. Dünün yasaklarıydı. Talep edenler oldu, bedel ödeyenler oldu. Şimdi biz bunları kullanıyoruz. Sansürün kalkması, sendikaların, partilerin ortaya çıkması, ceza mevzuatında eskiden var olup şimdi olmayan bir çok madde vs.
Bence bu davanın temeli zayıf, hareket noktası yanlıştır. Endişeler ve vehimler dava konusu haline getirilmiş. Ortada delil yok. Delil diye eklenenler ise gazete alıntıları, tek yanlı yorumlar. Bunlara biraz sonra temas edeceğim.
İkinci olarak temas edeceğim husus ise şudur;
Demokrasi bir anlamda toleranstır, çoğulculuktur. Çok farklı, çok zıt fikirlerin, çıkarların ve bunların taraftarlarının bir arada yaşamasına imkan veren bir siyasi iklimdir. Hukuk da bunun çerçevesini çizer. Bu çerçeve çelikten değildir. Esnektir, değişime yatkındır.
Demokratik toplumlar alıngan da değildir. Hava bulutlu iken “vay bana niye ördek dedin”e giden çarpık bir mantık zinciri yoktur. Bir halk değimiyle “leblebiden nem kapmak” da yoktur.
Olaya böyle bakmaz isek her konuşmadan, her talepten, her tenkitten, rejime yönelik bir tehdit algılaması yapabiliriz. Ama bu ne kadar gerçekçi olur, ya da ne kadar doğru olur? Öyle bir sistem içinde siyaset yapmak ne kadar mümkündür? Bu ve benzeri davalarda şahsen konuşmakta zorlanıyorum. Neden? Çünkü neyi söylersem acaba iddia makamı, bunu dava konusu yapacak? diye endişeleniyorum. İşin bir de bu yanı var.
Diğer bir yanı ise konuşan kişiye göre muamelede. Çok ileri bazı lafları bazılarımız söylersek hiçbir işlem yok , hiçbir mahzur yok. Aynı konuda başka birileri söylerse, hatta daha düşük bir seviyede söylerse hemen dava konusu yapmak. Bu davanın en garip yanlarından, en anlaşılmaz yanlarından birisi de bu.
İddia makamının delil olarak sunduğu belgelerin nerede ise tamamının içeriği ifade özgürlüğü kapsamındaki konuşmalardır. Burada dikkatlerinize sunmak istediğim husus şudur: Belgelerin içeriği olan konular AK PARTİ’nin gündeme getirdiği ve gündeme taşıdığı konular değildir. Bunlar Türkiye’de çeyrek asırdan beri tartışma konusudur. Bu konular gündeme geldiği tarihten bu yana Türkiye’de en başta siyasiler ve siyasi partiler olmak üzere herkesin konuştuğu her parti liderinin muhakkak çözeceğim diye vaatte bulunduğu herkesin yazıp tartıştığı konulardır. Dolayısı ile toplumun gündeminde olan ve herkesin konuştuğu bir konuyu AK PARTİ’nin konuşmaması diye bir durum söz konusu olamaz. Bununla ilgili delilleri cevaplarımızın ekinde Yüksek Mahkemenin bilgisine sunduk. Uzunca bir zamandan beri toplumun gündeminde olan bir konu zaruri olarak siyasetin de gündeminde olur. Bu konularla ilgili geçmişte hem ülke genelinde, hem de TBMM’de Meclis Araştırma Önergesi, Soru Önergeleri, Bütçe Müzakereleri ve başkaca görüşmeler sırasında her parti bu konu ile ilgili görüş açıklamış ve çözüm için partisinin görüşlerini dile getirmiştir. Aktüel bir konuya temas etmemesi bir siyasi partiden istenemez. Bu konuşmalar tetkik edildiğinde görülecektir ki ne muhteva itibariyle, ne konuşmanın sınırları itibariyle, ne de ortaya konulan çözümler itibariyle diğer partilerin, yazan-çizen ve konuşanların söylediklerinden ve yazdıklarından farklı değildir. Özü itibariyle bir özgürlük talebidir ve fırsat eşitliğini engelleyen hususlara dikkat çekmekten ibarettir. Aynı konuları gündeme getirenlere karşı farklı bir hukuki uygulamanın ortaya konulması Türkiye’deki hukuk sisteminin işleyişindeki ciddi kuşkuları da beraberinde getirmektedir. Bu sadece benim görüşüm değildir. Nitekim Yüksek Mahkemenin verdiği bir kararda o kararın parçası olan bir metinde aynen şöyle denmektedir. “Türkiye’de her hata işleyen kişi ve kuruluşa yaptırım uygulanmamakta. Onlarda yargı önüne getirilirse davasına bakılır denilmekte. Şikayet vukuunda veya savcı tarafından re’sen dava açılması durumunda mesele yargı önüne gelmektedir. Yani çıkarılan kanunlar herkes için geçerli olmamaktadır. Beklemek, istenmeyen kişi ve kuruluş geldiğinde elek sıkıştırılıp yargı darboğazında çözülmektedir”. Anlaşılan o ki şimdi darboğazdan biz geçiyoruz. Eğer bir ülkede ister yasalardan ve bunların uygulamalarından, isterse başkaca sebeplerden kaynaklanan bir sorun varsa ve bu da tartışılıyorsa öyle bir konuda partilerin fikir beyan etmeleri neden laiklik karşıtı söylem ve eylem olarak mütalaa edilsin? Kaldı ki siyasi partilerin demokratik bir toplum içerisindeki rolleri gereği zaten toplumdaki talepleri ve beklentileri meşru kanallar içerisinde siyasete yansıtacak ki bu taleplerin arkasında beklentisi olanlar illegal yollara sapmasınlar, meşru yollardan sisteme adapte olabilsinler. Zaten, partilerin varlık sebebi de budur.
Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Bir şeyin yasak olması başka, yasağın yasal yollarla kaldırılmasını talep etmek başka bir şeydir. İşte iddia makamı ile anlaşamadığımız konulardan bir tanesi budur. Eğer bir siyasi parti veya siyaset yapan insanlar, yasak olan ya da olmayan her hangi bir konuyu veya bir yasağı yine yasal yollardan giderek, hukukun dışına çıkmadan, cebir ve şiddeti teşvik etmeden, barış içerisinde ve usulüne uygun olarak bu yönde bir hak ve özgürlük talebinde bulunuyorsa, bunun neresinde demokrasiye aykırı bir tutum var? Bu türlü bir siyaset anlayışının neresi anti demokratik, neresi laikliğe karşı bir durum? Kaldı ki bugün hepimiz kabul ediyoruz ki, anayasamızda ve yasalarımızda belki o gün için öyle düzenlenmesi doğru olan ama bugün için anlamı kalmamış bir çok madde bulunmaktadır. Bir anayasal devlet düşünün ki, Anayasa’sının ekinde 15 tane geçici maddesi var ve bunların da önemli bir kısmının uygulama imkanı kalmamış ve geçici bir madde sebebiyle de yüzlerce kanun anayasaya aykırılığını sürdürmüş. Siyaset kurumuna düşen bu sorunları çözmek, bu tezatları ortadan kaldırmak ve Türkiye’yi yasaklardan arındırılmış bir ülke konumuna getirmektir. Eğer bu yöndeki her talep rejim ve laiklik karşıtlığı olarak anlaşılacaksa o zaman siyasetin yapabileceği çok fazla bir şey de yoktur.
İddia makamı ile mutabık olmadığımız bir husus ta şudur; bir şeyin, bir özelliğin, bir niteliğin “değiştirilemez” olması başkadır, “eleştirilemez” olması başkadır. İddianamenin yaklaşımına bakıldığında deniliyor ki bir şey değiştirilemezse aynı zamanda eleştirilemez. Bu doğru değildir. Eleştirilen ilkenin veya niteliğin bizatihi kendisi değildir. Tartışılan bunların lüzumlu olup olmadığı değildir, gerekliliği değildir. Tartışılan bu nitelikler adına ortaya konulan uygulamalardaki aksaklıklardır. Nitekim, bizim toplumumuzda tartışılan kısım da budur. Biz inanıyoruz ki Cumhuriyetimizin ve Devletimizin nitelikleri olarak anayasada yazılan “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” olma vasıfları çağdaş ve modern devletin vasıflarıdır. Son derece önemlidir. Bunlar, sadece anayasada yazıldığı için değil, modern ve çağdaş devletin olmazsa olmazları olduğu için de önemlidir. Dolayısı ile bunların değiştirilemez olması gayet tabiidir. Bunların anayasada yazılmış olması yetmez, bunların aynı zamanda hayata intikalleri ve yaşanabilir ilkeler olması en az yazılımı kadar önemlidir. Şüphesiz siyasi iktidarların ve en başta siyasi partilerin görevi de bu ilkeleri yaşanabilir kılmaktır. Bu ise en başta yasama faaliyeti olmak üzere bir dizi işlemi ve eylemi gerektirir. Eğer bu alanda bir kısım eksiklikler, aksaklıklar, haksızlıklar ve hukuksuzluklar varsa bunlara karşı yöneltilen eleştiriler niteliklerin kendisine değil, uygulamayadır. Dolayısı ile uygulamaya yönelik eleştirileri eğer bu niteliklerin kendisine yönelmiş bir eleştiri ve karşıtlık olarak anlayacaksak siyasetin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Siyasi partilerin de varlık sebebi kalmamıştır. İddianamenin ekinde ki metinlere baktığımızda yapılan eleştiriler bu nitelikler adına ortaya konulan uygulamalardaki aksaklıklara, haksızlıklaradır. Eğer siyasi partiler ve siyasetçi bunları konuşmayacaksa, bu aksaklıkları gidermeyecekse, bunları tartışıp konuşmayacaksa, bunları demokratik yollardan ve hukukun içinde kalarak çözüme kavuşturmayacaksa, siyaset kurumu ne yapacak, siyasetçiler ne yapacak, siyasi partiler ne yapacak?
Şimdi, acaba bu ikilem niye, konuşan kişiye göre muamele niye, bu farklı uygulamalar niye?
Türk toplumu olarak 1839 dan beri devlet eliyle bir modernleşme çabasına girdik. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Meşrutiyet Hareketleri, Cumhuriyet ve bugün.
Devletin başlattığı, ancak bugün milletin benimsediği tepeden başlayıp tabanda makes bulan ve kendimize mahsus bir özümseme kabiliyetiyle başardığımız bize özgü bir modernleşme.
İşte çok partili hayat bu modernleşmenin siyasi hayata yansımasıdır. Aradan geçen 169 yıl içerisinde bu modernleşmenin siyasi tezahürlerinde zaman zaman sıkıntılar oldu, başarısızlıklar oldu ve Türkiye bunlardan da yeteri kadar tecrübe kazandı. Çünkü modernleşme bir toplumun en zor gerçekleştirdiği çok yönlü değişim. Onun için modernleşme sürecini yaşayan toplumlarda bu süreçler çok sancılı ve sıkıntılı geçmiştir. Bu sıkıntının en çok yaşandığı alan da hiç şüphesiz siyaset alanıdır. Çünkü modernleşmenin tabiatında sosyolojik anlamda bir çatışma vardır, gerilim vardır, modernleşme bir nebze gerginlik demektir. Gelenekle yeni değerlerin çatışması, eski ile yeninin itişip kakışması. Bu gerginlik tabii olarak, kaçınılmaz olarak ta bazı suçlamaları beraberinde getirmiştir. Ama geriye dönüp baktığımızda bu suçlamalar ne kadar gerçekti? Suçlamaların konusu olan nitelemeler, atfedildikleri insan ya da toplum kesimleri bakımından gerçekten varit miydi? Bunu zaman gösteriyor ama tarihi bir vakıa ki bunların çok önemli bir kısmı doğru değildi. Zaman, bunları doğrulamadı.
Siyasi modernleşmemizde bu manada bir tecrübe dönemi olan 2. Meşrutiyetin ilânından sonra partiler kuruldu, geleneği temsil edenler oldu, yeniliği dillendirenler oldu. Bu ilk dönemde siyasi sancılar yaşandı, gerilimler yaşandı. Önemli iki parti var. Hürriyet ve Îtîlaf Partisi daha gelenekçi, İttihat-Terakki partisi belli kıstaslara göre daha yenilikçi. Bir birlerini acımasızca suçladılar. Dinsizlikle, imansızlıkla, millet gerçeğini inkar etmekle, ama hiçbirisi yeterince doğru değildi. Bu suçlamalar yapıldı ama bu kavganın çokça yaşandığı Balkanlar ne itilafçılara kaldı ne ittihatçılara.
O sebeple, Türkiye’de bu modernleşme ve siyasi partiler üzerine değerli araştırmalar yapan bilim adamımız Prof. Şerif Mardin, Türk modernleşmesiyle ilgili olarak yaptığı inceleme ve değerlendirmesinde; “Modern Türk Siyasetinin Tarihi, incelenen muhalefet hareketlerinin tamamının aynı ithamla suçlandıklarını gösterir. Bu makalenin kaleme alındığı günlerde dünyada eşine az rastlanır şekilde Türk gazetelerinin manşetleri siyasetçilerin şeytani tertiplerle Türk Milletini bölmeye çalıştıklarını duyurarak bu davranış kalıbına, yani suçlama kalıbına katkıda bulunuyorlardı.
Diğer yandan 50 yıl kadar önce İttihat - Terakki aynı suçlamaları rakiplerine karşı yöneltmişti. Cumhuriyet devrinde Terakki Perver Fırka vatana ihanete giden eylemlerin hamisi olmakla suçlandığında, iddianame benzer şekilde tanzim edilmişti. Atatürk’ün isteği ile kurulan Serbest Fırka benzeri saldırıların hedefi kılınınca siyasi hayattan silinmişti” diyor ve ekliyor. “Türk siyasi kültüründe muhalefet kavramında son derece düşman bir öğenin var olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Sonuçta Türkiye’de muhalefetin sürekli boğazının sıkılmasının yol açtığı en önemli kayıp, sosyal ve iktisadi yaratıcılığın engellenmesi olmuştur.” diyor bu makalesinde.
Bir merhum Başbakan “Sait Halim Paşa’dan İdris Küçükömer’e kadar kimi aydınlarımızın işaret ettiği gibi Türkiye’nin bin yıllık geleneğinde muhalefete yer yoktur. Demokrasilerde devletin bir parçası olarak kabul edilen muhalefete, Türkiye’de tarihsel olarak yeterli hayat hakkı tanınmamıştır.
Türkiye’de otoriter devletçi zihniyet, oy mekanizmasından, siyasi rekabetten ve muhalefetten daima korkmuştur. Siyasete yönelik bu korkunun demelinde aslında vatandaş korkusu, millet korkusu yatmaktadır” demektedir. Burada kastedilen muhalefet partileri değil, muhalif hareketlerdir.”
1950’den bu tarafa da ilk tecrübeden intikal eden suçlama ve itham geleneği hala sürüyor. Her onbeş yılda bir, yirmi yılda bir neredeyse özü değişmeyen ama ambalajı günün şartlarına göre değişen bir suçlama, ayırma ve bölme devam ediyor. Her dönem düşman öğeler buluyoruz.
1950 öncesi cumhuriyet hükümetlerinde içişleri bakanlığı yapan Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Akif’le ilgili kitabını yazmaya karar verdiğinde (bu arz edeceğim husus Sayın Yılmaz Karakoyunlu’nun son çıkardığı kitaptan alıntıdır.) başından geçen bir olayı anlatıyor. Bu olay Türk toplumundaki kolay suçlama alışkanlığının örneğidir. Vapurda karşılaştığı bir kişi Erişirgil’in Safahat’ı okuduğunu görünce sorar. “Beyefendi nereden hatırınıza geldi bu softa?” Erişirgil bu soru üzerine neler düşündüğünü anlatır ve kendi döneminde yaşlılar için her mekteplinin adı züppe, gençlere göre de her yaşlının adı softa olarak anılır.
Dinsizlikten, milliyetsizlikten başlayan ilerici, gerici, çağdaş olan-olmayan laik-antilaik tartışmalarına varıncaya kadar, Türkiye suçlama geleneğinde bu noktaya gelinceye kadar epey tecrübe kazanmıştır. Hepimiz bu suçlamaları dinleyerek büyüdük. Belki zaman zaman da şahsen suçlandık. Benim yaşadığım dönem özellikle üniversite yılları Türkiye’yi Rusya’ya satacaklarla, Amerika’ya peşkeş çekecekler arasındaki kavgalarla, ithamlarla ve propagandalarla geçti .
Bu kadar laf etmemin sebebi, bu davanın bu suçlama geleneğinin bir ürünü olmasıdır. Onu arzetmek için söyledim. İddia makamının iddianamesinde ve esas hakkındaki mütalaasında baştan sona “emperyalizm” “ihanet” “irtica” “mürteci” “ din tacirleri” “tertipçi” “sömürgeci” “mandacı” “işbirlikçi” “gerici” “iç ve dış odaklar” ve “siyasi hegemonya projesi” gibi hukuken tanımlanması imkansız ve fakat belli bir siyasi/ideolojik tavrı yansıtan kavramlarla doludur.
Karşılıklı suçlayan ve suçlanan kesimlerin de Türkiye için düşündüğünü kabul ederek suçlamak, birbirimize sırt dönmek yerine birbirimizi anlayabilseydik, Türkiye çok daha farklı olurdu. Türkiye’yi kavram terörüne maalesef kurban ediyoruz. Yabancılar Türk halkına güveniyor ama biz birbirimize güvenmiyoruz. Bütün bu olumsuzluklara rağmen bir modernleşme çizgisi başarıyla devam ediyor.
Sokak görüntülerine bakalım, televizyonların eğlence programlarına bakalım. Değişik kıyafetlerdeki insanlar başı açık olan, başı kapalı olan yaşlısı genci birlikte aynı sanatçıyı dinliyorlar ve tempo tutuyorlar. Belki sıradanlaştığı için dikkatimizi çekmiyor olabilir. Muhafazakar radyo kanallarında ya da popüler müziğin en son örneklerini dinleyebilirsiniz. Bütün bunlar ve sayısız örnekler Türkiye’nin kendi içinde çok ciddi bir değişim yaşadığını açıkça göstermektedir. Türkiye kabuk değiştiriyor. Bütün bu değişimlerin hepsi de siyasi partilere yansıyor. Bizim toplumumuz kendi kültürünün, geleneğinin değişmezleriyle evrensel değerleri inanılmaz bir sentezle özümsüyor, benimsiyor.
Şüphesiz bunları söyleyen ben Türkiye’nin sorunsuz olduğunu söylemiyorum. Her ailede sorunlar olabilir her ülkede sorunlar vardır. Ama her anlaşmazlığı mahkemede çözmeye kalkmak ne kadar doğrudur ne kadar gerçekçidir ve ne kadar netice alıcıdır.
Demokratik toplum aslında geniş bir ailedir. Bir demokratik ailedir. Her sorunu mahkemede çözmek yerine sabırla, hoşgörüyle, saygı ve açık gönüllülükle çözmek sorunu daha kalıcı çözmektir. Toplumun sorun çözme yeteneğini geliştirmek, olaylar karşısında hisle, heyecanla , hamasetle ya da husumetle değil, akılla sağduyu ile çözmek, birlikte yaşamayı kolaylaştıracaktır. Bunun adı demokratik yöntemlerle sorun çözmektir.
Esasen bir ülkenin her sorununu yasa ile ve yasaklarla çözmek de mümkün değildir. Çünkü her sorunun kendi içinde dinamikleri, tayin edici faktörleri vardır. Eğitimle çözülebilecek bir konuyu ancak eğitime önem vererek ve öncelik vererek, eğitim yetersizliğini ortadan kaldırarak çözebiliriz. Ekonomik sorunları, ekonominin kurallarından ve önceliklerinden yola çıkarak çözebiliriz. İç içe geçmiş sosyal olayları, sosyolojik verilerden hareketle anlamamız kolay olabilir. Şüphesiz siyasi sorunları da siyasetin kendi iç dinamikleri daha kalıcı çözer. Aksine yapılan değerlendirmeler ve uygulamalar siyasetin yükünün yargıya devredilmesine yol açar. Siyasetin esnek kuralları yerine, yargının sert kaideleri ile sorunlara müdahale edilmiş olur. Bütün bu nedenlerden dolayı ülkenin her türlü sorununun çözümünü hukuk kurumlarına havale etmek, onlara aşırı bir yük yüklemektir. Bu, hukuk kurumlarını aşındırır.
III- BU DAVADA SUNULAN DELİLLERİN İSPAT HUKUKU BAKIMINDAN DELİL OLMA DEĞERİ YOKTUR
Türkiye Cumhuriyeti, bir hukuk devletidir (Anayasa, m. 2).
“Hukuk Devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan Devlettir. Böyle bir düzenin kurulması, yasama, yürütme ve yargı alanına giren tüm işlem ve eylemlerin hukuk kuralları içinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin, Anayasal güvenceye bağlanmasıyla olanaklıdır.” (Anayasa Mahkemesi, Esas Sayısı : 1996/74; Karar Günü : 1.7.1998; Karar Sayısı : 1998/45 )
“...Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez.” (Anayasa Mahkemesi, Esas Sayısı: 1991/7; Karar Günü: 12.11.1991; Karar Sayısı: 1991/43)
Hukuk devletinde müddei iddiasını, hukuka uygun usullerle ulaştığı bulgulara ve delillere dayandırarak ispat etmekle mükelleftir(Anayasa, m. 2; 38/6). Aksi takdirde iddia makamının iddiaları ve dayanağı delilleri, hukuki bir kıymet ifade etmez.
Hukuk devletinde vatandaşlar hukukî güvenlik içinde yaşarlar. Bunun içinse, hangi kurallara tâbi olduklarını önceden bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlamaları gerekir. Hukuk devleti hukuk kurallarının belirliliği ilkesini gerektirir (Kemal GÖZLER, Türk Anayasa Hukuku, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa – 2000, Sahife: 169-178 )
Hukukumuza göre iddia makamı, kendisine intikal eden veya re’sen hareket ettiği bir konuda, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve adil bir yargılamanın yapılması için emrindeki adli kolluk marifetiyle leh ve aleyhteki delilleri toplamakla görevli ve yükümlüdür (Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 160). “Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya adli kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için (Maddi gerçeği ortaya çıkarmak ve adil yargılamayı temin için, CMK, M. 160) bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adli görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.” (Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 161/1, ve devamı)
Burada, delilleri bir de bu davada uygulanacak usul kuralları, diğer bir anlatımla usul hukukumuza hakim olan hukukun evrensel kuralları bakımından da değerlendirmekte fayda vardır.
Bu davada uygulanacak önemli usul kuralları ve ilkeleri:
a) Şüpheden sanık yararlanır ilkesi
b) Maddi gerçeğin araştırılması ilkesi
c) Yeterli delil ilkesi
d)Üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmama ilkesi
e)Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin genişletici ilkesi
f) Kıyas ve kıyasa yol açacak yorum yasağı ilkesi
g) Dürüst işlem ilkesi
h) Ölçülülük ilkesi
1) Vakaların sabit ve muhakkak addedilmesi gerektiği ilkesi
DÜRÜST İŞLEM İLKESİ
Dürüst işlem ilkesi, Ceza Muhakemesi işlemlerinin kandırma, yanıltma veya zorlama gibi irade serbestisini engelleyen veya savunmayı kısıtlayan yollara sapmaksızın, hukuk devleti ilkesine uygun olarak, önceden kanunla öngörülmüş bulunan esaslar çerçevesinde yapılmasıdır.
ÖLÇÜLÜLÜK İLKESİ
Ceza yargılamasının önemli bir dayanağını ölçülülük ilkesi oluşturur. Ölçülülük ilkesi birey yararı ile kamu yararının dengelenmesi anlamına gelir. Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin bir kararında, “bu ilke gözetilmez ve kamu yararı birey zararına işletilirse, haklar ve değerler örselenir; birey yararı toplum zararına kayırılırsa yargılama kilitlenebilir ve dolayısıyla her iki durumda da hukuki barış tehlikeye düşer”(Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 5.10.1994, 7351/7693) görüşüne yer verilmiştir.
Bu göreve ve yükümlülüğe rağmen iddia makamı;
1) Hakkında yasak talep ettiği bazı kişilerin hukuki dayanağını ortaya koymuyor.
2) İddia ediyor, itham ediyor ve fakat delil koymuyor (Beşir Atalay’ın “Rektörlük görevi gibi”.
3) İddiasını ispat için Batı uygulamalarını örnek gösteriyor. Ama kanıtı yok.
4) AK Parti’nin dış politikasını İslam ile ilintili kılmak istiyor. Ney göre? Delil yok.
5) İddia ettiği bir kısım teorik konularda karşı görüşler ve kararlar olduğu halde fotoğrafı tam ortaya koymak için bunlara temas etmiyor, bunları iddianameye koymuyor.
6) Aslı olmayan haberleri kullanıyor.
7)Bazı iddialar oluşturuyor.
8) Yargı kararlarını dikkate almıyor.
9) Düzeltme ve cevap hakkını dikkate almıyor.
10) Parti kurulmadan önceki beyanları delil olarak kullanıyor.
11) Parti üyesi olmayanların beyanlarına iddiasını dayandırıyor.
12) Yasama sorumsuzluğunu kabul etmiyor.
13) Cumhurbaşkanının beyanlarını delil olarak kullanıyor.
14) TBMM Başkanı ve Başkanvekilinin beyanlarını delil olarak kullanıyor.
15) kişisel görüşleri delil olarak kullanıyor
16) İlgisi olmayan şeyleri partimize isnat ediyor.
17) Üçüncü kişilerin eylem ve söylemlerinden dahi partimizi sorumlu tutuyor.
Sonuç olarak; iddia makamı, usul hukukumuza hakim olan hukukun evrensel kurallarına uygun olarak iddialarını ve delillerini oluşturmamıştır. Görev ve yükümlülüklerini yerine getirirken yeterince titiz ve objektif davranmamıştır. Bu suretle de hukukun evrensel kuralları, Anayasa ve yasalarımızın partimize sağladığı hukuki güvenliği ihlal etmiştir. Çünkü:
A- ASLI OLMAYAN HABERLER DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Hukuk devletinde iddia makamı iddialarını, gerçek delillere dayandırmak zorundadır. Asılsız haberleri iddianameye dönüştürmek, hukukun evrensel kuralları ve hukuk devletinin sağladığı hukuki güvenceleri ihlal etmek demektir. Partimiz hakkındaki iddialar ve delilleri tetkik edildiğinde, pek çok asılsız haberin gerçek bir iddiaya ve iddianameye dönüştürüldüğünü görmek mümkündür.
1) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakanın; “Modern bir İslam Devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir.” şeklinde bir açıklaması yoktur (İddianame, s. 27).
Başbakanın; Malezya’da İngilizce yayınlanan New Straits Times adlı gazetedeki mülakatında böyle bir cümle de yer almamıştır. Başbakanın söz konusu gazeteye verdiği mülakatın ilgili bölümünün İngilizce orijinali ve Türkçe çevirisi:
“NST: What role would Turkey want to play in global affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can serve as a model of how Islam and democracy can coexist in a harmonious way. Turkey will prove (Samuel) Huntington wrong when he said that there would be a clash of civilisations. Turkey can show that harmony of civilisations is possible.”
“SORU: Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet’in ve demokrasinin, ahenkli bir biçimde bir arada bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington’un yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.” (EK- 1).
İlk cevabımızda bu iddianın gerçek dışı olduğunu gösteren belgelerin aslını koyduk. Aksi hukuken sabit oluncaya kadar iddia makamı dahil herkesin, bu belgelere itibar etmesi asıldır ve gereklidir. Buna rağmen iddia makamı; “Davalı parti genel başkan ve üyelerinin laikliğe aykırı bir beyanda bulunduktan sonra kamuoyunun tepkisi karşısında, bu beyanları inkâr etmeleri, yalanlamaları, yanlış yorumlandığını savunmaları, kullandıkları siyasal bir yöntemdir. Benzer olaylar ile birlikte değerlendirildiğinde yalanlama ve inkârların laikliğe aykırı bu söylemlerin özünü ve içeriğini değiştirmediği anlaşılmaktadır.” (İddia makamının esas hakkındaki mütalaası, s. 40) diyerek, partimizi inkarcılıkla itham etmiştir. İddia makamının bu yaklaşımının hukuken izahı mümkün değildir. Zira biz, kamuoyunun tepkisi üzerine beyanımızı başkalaştırmıyoruz, beyanımız ortada, dediğimiz şu: “Biz bunu söylemedik.” Konuşmanın orijinal metni ve Türkçe çevirisi de elimizde, her ikisinde de iddia makamının iddia ettiği cümle yoktur. Bu somut gerçeklik karşısında hukuk devletinde hukuka saygılı ve yansız bir iddia makamı, yorumla gerçeği örtmeye çalışmaz, hakikate teslim olur.
2) İddianamede geçen; “Sizin üniversitelerinizin rektörleri de ÜAK Üyesi. Ancak bildiriye imza atanlar oldu. Bu konuda daha ilkeli tavır bekliyoruz. Bu bildiriye niye karşı çıkmıyorsunuz? Tavır göstermenizi beklerdik.” (İddianame, s. 53-54) sözleri, Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ait değildir.
Çünkü Başbakan ile Vakıf Üniversiteleri Birliği Üyeleri arasında yapılan görüşmede, başörtüsü konusu hiç görüşülmemiş ve konuşulmamıştır. İddianın delili olarak sunulan gazete, bu hususu açıklıkla ifade etmektedir. Başbakan ve görüşmeye katılan Vakıf Üniversiteleri Birliği Üyelerinden hiçbiri, böyle bir açıklama yapmamıştır (EK- 2).
3- “TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığı” (İddianame, s. 57) iddiası, asılsızdır (EK- 3).
CHP Denizli Milletvekili Mehmet Neşşar’ın “TBMM Başkanı Bülent Arınç’a TBMM içindeki mescitte Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklindeki soru önergesine verdiği 3.7.2005 tarihli cevapta Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı; Meclis’te Kur’an Kursu açılmadığını ve kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğunu açıkça belirtmiştir.
4- Mardin eski milletvekili Nihat Eri’nin “Tekkeler lehine konuştuğu iddiası” da gerçek dışıdır (İddianame, s. 70) .
Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonunda konuşan Mardin eski milletvekili Nihat Eri, içinde “tekke” kelimesi geçen bir cümle kurmamış ve tekkeler lehine bir değerlendirme yapmamıştır. Dönemin Dışişleri Komisyonu Başkanı da, Nihat Eri’nin “tekke” kelimesini kullanmadığını açıklamış ve bu açıklaması basında yer almıştır (Bkz. iddianamenin 93 numaralı ekindeki 06 Aralık 2006 tarihli Akşam Com. Tr.). Ne gariptir ki iddia makamı, eke koyduğu bu bilgiye iddianamesinde değinmemiştir.
Bunun yanında Nihat Eri, basında yer alan yanlış haberlerden haberdar olduklarını da tekzip etmiştir. Tekzip metnini hiç yayınlamayan Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Türey Köse ile yeterli biçimde yayınlamayan Hürriyet Gazetesi muhabiri Nuray Başaran’ı ise Basın Konseyi’ne şikayet etmiş, Basın Konseyi yaptığı inceleme sonunda Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Türey Köse’ye uyarma cezası vermiştir (EK-4).
5) Çeşitli sağlık kuruluşlarında başörtülü çalışanların olduğuna dair gazete haberleri asılsızdır (İddianame, s. 102-103) (EK-5).
İddianamede ismi geçen sağlık kuruluşlarından; Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesi isminde bir hastane yoktur ve Vakıf Gureba Hastanesi ise Sağlık Bakanlığına bağlı değildir.
Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak sağlık hizmeti sunan bütün kurumlarda, her kesimden milyonlarca vatandaşımız muayene ve tedavi olurken, bu hizmeti sunan personelin kılık kıyafeti de herkesçe görülebilmekte iken, bazılarının Sağlık Bakanlığı teşkilatında dahi bulunmayan birkaç mekanda çekilen fotoğraflardan yola çıkılarak ve “sağlık kuruluşlarında yoğun olarak yaşanan laikliğe aykırı bu durum” , “Çok sayıda sağlık personelinin türbanla görev yaptıkları” gibi ifadelere yer verilerek, Sağlık Bakanlığı’nda “çok sayıda” türbanlı personel çalışıyormuş gibi gösterilmesi, aslı olmayan habere ve iddiaya gerçeklik kazandırmaz ve olmayanı var etmez.
Ayrıca evvelce basında çıkan benzeri haberlerin birçok defa gerçeği yansıtmadığı da ortaya çıkmıştır. Örnek olarak 2006 yılında türbanlı iki bayan doktorun testisleri şişen gencin ultrasonunu çekmediği bir gazetemizde birinci sayfadan duyurulmuş ve bu haber müteakip dönemde birçok yazar tarafından irticai faaliyetlere referans olarak kullanılmıştır. Bakanlıkça derhal başlatılan soruşturma sonucu bayan doktorların türbanlı olmadığı gibi, vaka konusunda görevli bulunmadıkları, geçmişte her zaman benzeri ultrasonları çektikleri, tüm tarafların beyanları ve belgelerle anlaşılmış, haberi yapan basın kuruluşu da bu gerçeği sonradan kabullenmiş ve özür dilemiştir.
6) “Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ’ın Anayasa ve Yüksek Öğretim Kanununun ek 17. maddesinde yapılacak değişiklikten sonra, tıp fakültelerinin 6. sınıfında okuyan ‘intern’ denilen stajyer doktorların da başörtüsü takabileceklerini söylediği” iddiası da gerçek dışıdır (İddianame, s. 103).
Zira bu açıklama “intern” denilen Tıp Fakültesi 6. sınıf öğrencilerinin “üniversite öğrencisi” olması hasebiyle ve bunların “öğrencilik” statüsü düşünülerek yapılmış olup, üniversite öğrencilerine yönelik genel bir düzenleme yapıldığında Tıp Fakültesi öğrencilerinin de bu kapsamda değerlendirilecekleri izahtan varestedir. Tıp fakültesi 6. sınıf öğrencilerinin “öğrencilik” statüsü bir tarafa bırakılarak, bu öğrencilerin İddia Makamınca “stajyer doktor” olarak tanımlanmaları ve memurlara uygulanan müeyyidelere tabi olmaları gerektiği değerlendirilerek, açıklamanın bu minval üzere iddianameye alınması maddî gerçekle örtüşmediği gibi, bu hatalı değerlendirmeden yola çıkarak, “türban serbestisinin kamudaki olası genişlemesinin işaretinin verildiği” neticesine ulaşmak da mümkün değildir.
7) Ayrıca iddianamede “Devlet kadrolarının İslâmi bir yapıya dönüştürülmesine matuf olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda görev yapan çok sayıda memurun, hastane yöneticiliğinde görevlendirildiği” (İddianame, s.143) de asılsızdır (EK-6).
Başka kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan personelin Sağlık Bakanlığına nakilleri 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun kurumlar arası nakli düzenleyen 74 üncü maddesinin birinci fıkrasının “Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya nakilleri mümkündür.” hükmü çerçevesinde gerçekleştirilmektedir.
Sağlık Bakanlığına naklen geçişlerde, subjektif değerlendirmelerin önüne geçmek maksadıyla 08/06/2004 tarihli ve 25486 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan Sağlık Bakanlığı Atama ve Nakil Yönetmeliği ile kurumlar arası nakiller bakımından (Madde 17) objektif kıstaslar belirlenmiş ve Türkiye’de bir ilk gerçekleştirilerek kura usûlü ile kabul getirilmiştir. Bu çerçevede Sağlık Bakanlığına Şubat ve Eylül dönemlerinde kura ile kurumlar arası nakiller yapılmaktadır. Bu şekilde yapılacak atamalarda ilan edilecek kadrolar, 6’ncı ve 5’inci hizmet bölgelerinden başlamak üzere belirlenmektedir. Kura, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele açık olup, kurum ve personel bakımından herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir ve esâsen kısıtlama yapılması da hukûken mümkün olamaz.
Kura, herkesin katılımına açık olup, boş kadrolar ilan edilmekte ve müracaatlar alınıp tercihler yapıldıktan sonra noter huzurunda gerçekleştirilmektedir. Kurumlar arası atamalar bu şekilde kura ile yapıldığından, torpil, iltimas ve sair usûl ile objektiflikten uzak atamalar yapılması maddeten de mümkün olamaz.
Diğer taraftan, Sağlık Bakanlığı hastanelerine yönetici atamaları da Sağlık Bakanlığı Personeli Unvan Değişikliği ve Görevde Yükselme Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde yapılmakta olup; bu Yönetmelikte belirlenen şartları taşıyan bütün personel görevde yükselme eğitim ve sınavına katılabilmekte ve bu eğitim ve sınav neticesinde başarı durumuna göre atama yapılmaktadır.
Kaldı ki, iddia makamının değerlendirmesinin aksine, Sağlık Bakanlığına ait bu tip sağlık hizmetleri sınıfı dışında personelin atanabileceği 1650 kadar yönetici kadrosundan, AK PARTİ iktidarları döneminde Diyanet İşleri Başkanlığından atama veya görevlendirme suretiyle yönetici yapılan personel sayısı sadece 6’dır. Oysa ki Diyanet İşleri Başkanlığı da, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun uyarınca Başbakanlığın bağlı kuruluşu olup, bir kamu kurumudur.
8) Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği Taslağının 113 üncü maddesindeki “hastaların dini gereklerini yerine getirebilecekleri mekânlar ayrılmasının ilk defa başlatıldığı” “(İddianame, s. 110) iddiası da gerçek dışıdır. Çünkü:
a) Sağlık Bakanlığı böyle bir yönetmelik çıkarmamıştır.
b) İddianamedeki ibareleri içeren Hasta Hakları Yönetmeliği 10 senedir yürürlüktedir. 01/08/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Hasta Hakları Yönetmeliği”nin (EK- 7) “Dini Vecibeleri Yerine Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma” başlıklı 38 inci maddesinde; “Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir. İfadeye muktedir olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına uygun olan din görevlisi çağrılır. Bu hakların nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.” yolunda hüküm mevcuttur.
Türkiye’de 10 senedir yapılan uygulamanın, tasarlanan yeni yönetmelik taslağına taşınmasının düşünülmesini, ilk defa sağlık mevzuatına giriyormuş gibi göstermek ve iddia etmek, gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
9) Samsun ili Gazi Beldesi Belediye Başkanı Süleyman Kaldırım’ın “Muhtasar İlmihal-Resimli Namaz Hocası’ kitabına önsöz yazdığı ve bu kitabı ilköğretim öğrencilerine dağıttığı iddiası (İddianame, yerel yöneticiler, il, ilçe ve belde teşkilat yöneticileri hakkındaki 2 numaralı iddia, s. 103), asılsızdır (EK-8).
Çünkü:
a) Süleyman kaldırım, bu kitaba bir önsöz yazmamıştır. İddia makamı, dağıtılan kitabı incelemiş olsaydı bu hususu görebilirdi. Ama maalesef incelemediği için, yayınevinin yazdığı önsözü, Süleyman KALDIRIM yazmış gibi göstermiştir.
b) Süleyman Kaldırım, bu kitabı, ilköğretim öğrencilerine dağıtmamıştır. Bu kitap, Gazi Beldesi’ndeki sadece yaz Kur’an Kursu’na giden öğrencilere dağıtılmıştır.
10) Ayşe Yüreklitürk Topal, İzmir İl Genel Meclisi’nin 2005 yılı Aralık ayında yapılan toplantısına türbanla gelerek, Adalet ve Kalkınma Partili meclis üyelerinin arasına oturduğu ve bu tutumunun ağır tartışmalara sebebiyet verdiği iddiası (İddianame, yerel yöneticiler, il, ilçe ve belde teşkilat yöneticileri hakkındaki 4 numaralı iddia, s. 104), asılsızdır (EK-9).
Çünkü:
a) Ayşe Yüreklitürk Topal, İl Genel Meclisi üyesi değildir. Ak Parti İzmir İl Yönetim Kurulu üyesidir.
b) Ayşe Yüreklitürk Topal, İl Genel Meclisi üyeleri arasına oturmamıştır.
c) Ayşe Yüreklitürk Topal, İl Genel Meclisi toplantı salonunun halka ayrılan kısmında oturmuş ve toplantıyı izlemiştir.
d) İl Genel Meclisi üyesi olmayan vatandaşlar için kıyafet zorunluluğu yoktur. Bu yüzden bir tartışma da yaşanmamıştır.
İzmir İl Genel Meclisi Başkanı bu hususu şöyle açıklamıştır: “… Ayşe Yüreklitürk, İl Genel Meclisi toplantıları halka açık yapıldığından görüşmeler sırasında, İl Genel Meclisi toplantı salonunun halka açık kısmında ve arka sıralarda oturmuştur.”
11) Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç’in, 2006 yılında 10.000 adet bastırdığı “…Örtünmemek elbette dinden çıkmak değildir. Sadece günahkar olmaktır. Ancak başörtülüye eğitim ve sosyal sahalarda reva görülen muamele, sadece zulüm ve haksızlık olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye düşmanlıktır. Din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir” görüşlerini içeren “Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed” başlıklı broşür ile Diyanet İşleri Başkanlığının “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli kitabını okullarda izinsiz olarak dağıttığı iddiaları da (İddianame, s. 104, EK- 137), asılsızdır. Çünkü Eyüp Belediye Başkanı veya Eyüp Belediye Başkanlığı (EK- 10):
a) “Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed” başlıklı bir broşür dağıtmamış ve dağıttırmamıştır.
b) Diyanet İşleri Başkanlığının “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli kitabını da okullarda izinli veya izinsiz dağıtmamış ve dağıttırmamıştır.
c) Diyanet Vakfı Yayınları arasında çıkan Doç. Dr. Ferhat Koca’nın hazırladığı “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli kitabı da, okullara, veya okullardaki öğrencilere ve velilere dağıtılmamıştır. Bu kitap, okul ve öğrenci ile hiçbir ilgisi olmaksızın vatandaşlara dağıtılmıştır.
d) Bir kısmı vatandaşa dağıtılan “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli kitapta, iddianamede iddia edildiği gibi “…Örtünmemek elbette dinden çıkmak değildir. Sadece günahkar olmaktır. Ancak başörtülüye eğitim ve sosyal sahalarda reva görülen muamele, sadece zulüm ve haksızlık olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye düşmanlıktır. Din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir” şeklinde herhangi bir kelime, cümle veya görüş kesinlikle yoktur.
e) Gazetelerde çıkan haberler üzerine Eyüp Kaymakamlığı, 21.04.2006 tarihli yazısı ile komu ile ilgili inceleme başlatmış ve 18.05.2006 tarihli “İnceleme Raporu”nda; “Eyüp Belediyesi tarafından Eyüp’te yaşayan vatandaşlara yönelik olarak broşür ve kitap dağıtım işlemlerinin yapıldığı, ancak okul müdür ve diğer idarecilerinin ve öğretmenlerinin bu dağıtım işleminde rol ve görev almadıkları” sonucuna varılmıştır.
Muhakkiklerin tanık olarak dinlediği ve iddianamenin 137 numaralı ekinde yer alan 10 okul müdürü de ifadelerinde; Eyüp Belediye Başkanlığı’nın okullarında herhangi bir kitap ve broşür dağıtmadığını açıkça ifade etmişlerdir.
12) Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç’in 2006 yılı ramazan ayında, Eyüp Sultan Cami bahçesine kurulan ramazan çadırına 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 87. maddesine aykırı olarak ismini ve sıfatını içeren afişler astırttığı iddiası (İddianame, s. 104), gerçek dışıdır.
İddianın asılsızlığı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı tahkikat ve tespitle açıkça ortaya konmuştur: “13.10.2006 tarihinde müsnet suçun işlendiği iddia olunan Eyüp Sultan Camii Bahçesinde kurulu ramazan çadırında yapılan tespit ve çekilen fotoğraflarda çadırın içinde ve dışında bulunan pankart ve duvarda asılı resimlerin içeriğinde bir siyasi parti ile ilişkiyi gösteren herhangi bir bulgunun tespit edilmediği, bu hususun aynı tarihte düzenlenen tespit tutanağı ile imza altına alındığı. bu nedenle siyasi partiler yasasının 117’inci maddesinin uygulanmasını sağlayacak herhangi bir işlemin yapılmadığı”nı tespit etmiş ve “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” vermiştir (Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26.03.2008 tarih ve 2006/23252 soruşturma no ve 2008/3699 kararı) ve bu karar da kesinleşmiştir( EK- 11).
Ayrıca İçişleri Bakanlığı da Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç hakkında tahkikat yaptırmış ve sonunda iddianın gerçeği yansıtmadığını tespitle “İşleme konulmama” kararı vermiştir.
13) Silivri Belediye Başkanı Hüseyin Turan’ın, “2006 yılında belediye adına özel olarak bastırılan ve M.Ertuğrul Düzdağ tarafından yazılan önsözünde Atatürk’ün kişiliğine, ilke ve devrimlerine ağır saldırılar yapılan Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat” isimli kitabın ilçedeki tüm lise öğrencilerine bedava dağıtmak üzere belediyeye ait taşıtlarla okullara getirildiği ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünce dağıtım izni bulunmayan kitapların bir kısmının lisedeki öğrencilere dağıtımının yapıldığı” iddiası da (İddianame, s. 104-105), asılsızdır (EK-12).
Çünkü:
a) M. Ertuğrul Düzdağ’ın yazdığı önsözde, Atatürk’ün kişiliğine, ilke ve devrimlerine saldırı yoktur. İki sayfa olan önsözde, imalı veya açık, hiçbir surette Atatürk veya ilke ve devrimlerinden bahsedilmemiştir.
b) Bu kitabın girişi de M. Ertuğrul Düzdağ tarafından yazılmıştır. Girişte; sadece Mehmet Akif Ersoy’un hayatı, eserleri, sanatı ve ahlakı anlatılmıştır. Girişin hiçbir yerinde, Atatürk’ün kişiliği, ilke ve devrimlerinden bahsedilmemiştir.
c) Nitekim bu gerçek, CHP Silivri İlçe Başkanı Mümin Tuğlu’nun şikayeti üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, kitabın yazarı M. Ertuğrul Düzdağ ile yayıncısı Şaban Kurt hakkında yaptığı soruşturma soncunda açıkça tespit edilmiştir: “…Kitabın giriş kısmında, Mehmet Akif Ersoy’un hayatı ve eserleri muhalif görüşlerine de yer verilerek anlatılmış olup, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün manevi şahsiyetine hakaret suçunu oluşturacak herhangi bir ifade ve suç unsuru da bulunmadığı kanaatine varılmıştır” denilerek şüpheliler yayıncı Şaban Kurt ile yazar M. Ertuğrul Düzdağ hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş ve bu karar da kesinleşmiştir ( İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosu, 31.08.2006 tarih, 2006/31172 Soruşturma No 2006/9252-193 Karar No).
14) Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, üzerinde kartviziti ve AK PARTİ logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdığı iddiası (İddianame, s. 105), asılsızdır (EK-13).
Çünkü:
a) Büyükşehir Belediye Başkanı, Belediye personeli vasıtasıyla kentte Kur’an-ı Kerim dağıttırmamıştır.
b) Kur’an Kursu öğreticileri ve Cami İmamlarının talebi üzerine Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Kur’an-ı Kerimleri temin etmiş ve bunlar sadece Kur’an Kursu öğrencilerine dağıtılmıştır.
c) Dağıtılan Kur’an-ı Kerimler üzerinde AK PARTİ logosu yoktur. Sadece Belediye Başkanının kartviziti vardır.
d) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Soruşturma Bürosu’nun 09.10.2006 tarih ve 2006/148 sayılı yazısına istinaden Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatmış, soruşturma sırasında 22.01.2007 tarihli açma tutanağı başlıklı yazıda; “İl Müftülüğü tarafından gönderilen çantanın bir yüzünde Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yazdığı, İzmit Saat Kulesi resmi olduğu ve ayrıca belediye web sayfası adresinin yazılı olduğu, diğer yüzünde aynı hususların İngilizce yazılı olduğu, herhangi bir siyasi partinin ilgisine rastlanmadığı, içinde bulunan kartvizitin ise Kur’an-ı Kerim kapağına yapıştırılmış vaziyette olduğu ve Büyükşehir Belediye Başkan İbrahim Karaosmanoğlu’nun kartviziti olduğu, herhangi bir siyasi partinin işaretinin olmadığı” açıkça ifade edilmiştir.
Ayrıca Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı, iddia makamının dayanağı basında çıkan asılsız haberleri de tekzip etmiştir. Noter ihtarı ve Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesinin 26.12.2006 tarih ve 2006/1275 D. İş Tekzip Kararına rağmen tekzipleri yayınlamayan Güngör Arslan ve Azime Telli hakkında şikayette bulunmuş, Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılamada, sanıkların yayınlanmasına karar verilen tekzip metnini usulüne uygun yayınlamamak suretiyle basın kanununa aykırı davrandıkları gerekçesiyle ayrı ayrı adli para cezasına çarptırılmış ve tekzip metninin de trajı 100000’in üzerinde olan iki gazetede yayımlanmasına karar verilmiştir (Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesi, Dosya No: 2007/68, Karar Tarihi: 26.09.2007, Karar No: 2007/312).
15) Konya Seydişehir Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın’’Ben de bu okulda okudum. O dönem okul çok kalabalıktı, şimdi azalmış. İnşallah bütün okullar imam hatip olacak’’ dediği iddiası (İddianame, s. 105), asılsızdır (EK- 14).
Çünkü:
a) İbrahim Halıcı, böyle bir söz söylememiştir. İbrahim Halıcı’nın anılan törende yaptığı konuşması, aynı gün yayınlanan yerel gazetelerde (30 mart 2006 tarihli “Öz Seydişehir”, 31 mart 2006 tarihli “Seydişehir Toroslar Gazetesi, 28 mart 2006 tarihli “Seydişehir Postası Gazetesi”, 28 mart 2006 tarihli “Memleket” ve 27 mart 2006 tarihli “Yeni Meram Gazetesi”nde ve ulusal düzeyde yayınlanan 27 mart 2006 tarihli “Yeni Şafak Gazetesi” ) yer almıştır. “İnşallah bütün okullar imam hatip olacak’’ cümlesi, bu gazete haberlerinin hiç birisinde yoktur.
b) AK PARTİ hakkında kamu davasının açılmasından sonra, Seydişehir Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın da yasak istenenler arasında olduğunu gören Seydişehir Gazeteciler Cemiyeti’nin “… Belediye Başkanı sayın İbrahim Halıcı’nın söylemediği bir sözden dolayı zan altında bırakılmasından…” bahseden açıklamaları, iddiayı tekzip etmektedir. Bu açıklama; 25 mart 2008 tarihli “Seydişehir Postası Gazetesi”,, 20 mart 2008 tarihli “Öz Seydişehir Gazetesi”, 22 mart 2008 tarihli “Toroslar Gazetesi”, 28 mart 2008 tarihli “Memleket Gazetesi”nde yer almıştır.
Seydişehir Gazeteciler Cemiyeti’nin bu açıklamayı geç yapması, iddianın gerçek dışı olduğu hakikatini ortadan kaldırmaz.
c) “İnşallah bütün okullar imam hatip olacak’’ cümlesi, sadece 26.03.2006 tarihli “Cumhuriyet Gazetesinde” yer almıştır. İbrahim Halıcı, bu habere vakıf olamadığı için tekzip edememiştir. Hukuk devletinde gazetelerde yayınlanan asılsız bir haber, sırf tekzip edilmedi diye doğru hale gelemez. Asılsız olan haber, her zaman asılsız olmaya devam eder. Kaldı ki aynı gün çıkan yerel gazetelerin tamamı, Cumhuriyet Gazetesinde yer alan haberi zaten tekzip etmektedir.
16) 8.11.2003 tarihli resmi gazetede yayımlanan “Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”in 15. maddesinin kaldırıldığı, kaldırılan madde ile “Gençleri Cumhuriyet esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi kuvvetlendirecek tedbirleri almak” hükmünün yönetmelikten çıkarıldığı iddiası da (iddianame, s. 107), asılsızdır (EK- 15).
Çünkü:
a) 01.12.1984 tarihli ve 18592 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinin 5’inci maddesinin (m) bendinde yer alan; “Gençleri Cumhuriyet esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi kuvvetlendirecek tedbirleri almak” hükmü yer almıştır.
b) Bu hüküm, : 31.01.1993 tarihli ve 21482 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliği’nin 6’ıncı maddesinin (m) bendinde ve 15’inci maddesinin (h) bendinde aynen yer almıştır. Önceki yönetmelikle aradaki fark, madde numarasının değişmesi ve aynı hükmün 15’inci maddeye de konulmasıdır.
c) Aynı hüküm, 17.10.2003 tarihli ve 2562 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliği’nin Değiştirilmesine Dair Yönetmelik” ile 6’ıncı maddesinin (s) bendinde ve 16’ıncı maddesinin (i) bendinde mükerreren yer almıştır.
d) iddianamede geçen 08.11.2003 tarihli ve 25283 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliği’nin Değiştirilmesine Dair Yönetmelik” ile söz konusu yönetmeliğin 15’inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Kaldırılan 15’inci madde, 31.01.1993 tarihli ve 21482 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmeliğin “Program Dairesi”nin görevlerini düzenleyen maddesidir. Bunun sebebi ise ilgili dairenin adının “Eğitim-öğretim ve Program Dairesi Başkanlığı” olarak 17 Ekim 2003 tarihinde 25262 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan yönetmeliğin 16’ıncı maddesi ile birleştirilmiş olmasıdır. Yönetmeliğin 16’ıncı maddesinin (i) bendinde de aynı hüküm yer almaktadır. Dolayısıyla kaldırılmış bir hüküm yoktur, sadece yeri değiştirilmiş bir hüküm vardır.
Sonuç olarak; Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliği’nin 15’inci maddesinin kaldırılmasıyla, “Gençleri Cumhuriyet esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi kuvvetlendirecek tedbirleri almak” hükmü yönetmelikten çıkarılmamıştır. Söz konusu madde hükmü, 1984 tarihli yönetmeliğin 5’inci maddesinin (m) bendinde, 1993 tarihli yönetmeliğin 6’ıncı maddesinin (m) ve 15’inci maddesinin (h) bentlerinde, 2003 senesinden beri de aynı yönetmeliğin 6’ıncı maddesinin (s) ve 16’ıncı maddesinin (i) bentlerinde aynen ve mükerrer bir şekilde yer almaktadır. Ve söz konusu madde titizlikle uygulanmaktadır.
17) Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nda görevlendirilen personelin tek bir sendikaya üye olduğu iddiası (İddianame, s. 113), asılsızdır (EK-16).
İddianamede “Talim Terbiye Kuruluna sorulmaksızın görevlendirilen 33 kişinin Cumhuriyet devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen Eğitim Bir-Sen’e üye olanlar arasından seçildiği” ileri sürülmektedir (s.113). Halbuki, görevlendirilen öğretmenlerin 9’u Türk Eğitim-Sen, 4’ü Eğitim-Bir-Sen, 2’si Eğitim-Sen üyesidir. Diğerleri ise hiçbir sendikaya üye değildir.
Ayrıca, masumiyet karinesine herkesten çok dikkat etmesi gereken iddia makamının, yasal bir kuruluş olarak faaliyet gösteren bir sendikayı “Cumhuriyet devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen” bir kuruluş olarak nitelemesi ve bu sendikaya üye devlet memurlarını da zan altında bırakması hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
18) AK PARTİ Hükümetine yönelik kadrolaşma ithamının hiçbir dayanağı yoktur
İddianamede kadrolaşma iddiaları ile ilgili olarak ileri sürülenler kamu personel rejimi açısından dayanaksızdır. Personel hukukunda kamu görevinin gerektirdiği nitelikler ve statüler Anayasa ve kanunlarla düzenlenmiştir. Anayasa’nın 70 inci maddesinde “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” kuralı yer almıştır. Kamu hizmeti görevlileriyle ilgili Anayasanın 128 inci maddesi, devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceğini belirledikten sonra, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceğini öngörmüştür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin atanmasında statü hukuku uygulanmaktadır. Buna göre, sınav yapılmaksızın veya şartları taşımayan hiç kimse memur statüsünde göreve getirilemeyeceği gibi, asli ve sürekli görevlerin memur ve diğer kamu görevlileri dışında kişiler (örneğin, işçiler) eliyle yürütülmesi de mümkün değildir.
Öte yandan, hukuken memur statüsünde olan kişilerin kurum içinde ya da kurumlar arası naklen atanmaları yasal şartları taşımaları kaydıyla mümkündür. Bu atama ya da nakiller, idarenin diğer işlemlerinde olduğu gibi yargı denetimine tabidir. Dolayısıyla, Anayasa ve kanuna aykırı biçimde memur ataması yapılamayacağı gibi, kurum içi ya da kurumlar arası nakil yoluyla atama da yapılamaz.
Ayrıca “üst düzey yönetici kamu görevlileri” bakımından da özel düzenlemeler getirilmiştir. Anayasanın 8 inci maddesinde “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.” denilmekte, 104 üncü maddesinde de “kararnameleri imzalamak” Cumhurbaşkanının yürütme alanındaki görev ve yetkileri arasında sayılmaktadır. Anayasanın 104 üncü maddesinde sözü edilen “kararnameler”, kanun hükmünde kararnameler ile Bakanlar Kurulunun çeşitli kararnamelerinin yanında üst düzey yöneticilerin atanması ile ilgili müşterek kararnameleri de kapsamaktadır. Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca yerine getirildiğinden, söz konusu kararnamelerin hukuksal geçerliği için her iki tarafın da katılımı gerekmektedir. Anayasa Mahkemesine göre de, “Kamu politikasının tayinine katılan, etkin bir otoriteye sahip olan, kuruluşların amacının gerçekleşmesinde önemli yetki ve sorumluluklarla donatılan, planlama, örgütlenme, personel ve kadrolarını yöneten, denetim ve temsil gibi işlevleri yerine getiren kamu görevlilerinin, üst düzey yönetici konumunda olmaları nedeniyle bunların atamalarının da müşterek kararname ile yapılması Anayasal zorunluluktur.” (E. 2005/143, K. 2005/99, K.T. 19.12.2005).
Bütün bu statü ve sorumluluk rejimi Anayasa ve kanunlarda özel biçimde düzenlenmiş olup, buna aykırı biçimde atama ve işlem yapılması da söz konusu değildir. Dolayısıyla Başsavcılığın iddianamedeki “Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapının oluşturulması, özellikle üst düzey atamalarda liyakat ve kariyer yerine dini inanç ve aidiyetin ölçüt olarak öne çıkarılması” (s.146) şeklindeki iddiası gerçek dışıdır. Zira atamalarda ölçütler kanunlarda açıkça düzenlenmiştir. Bunun dışında bir ölçüt getirilmesi Anayasa ve kanunlar karşısında zaten mümkün de değildir.
Öte yandan gerçekleştirilen tüm bu atamalar idari yargı denetimine tabi olduğundan, Anayasa veya kanunlara aykırı işlemlerin yargı tarafından iptal edilmesi yolu her zaman açıktır. Buna rağmen, yasalara tamamen uygun bir şekilde yapılan, tarafsız Cumhurbaşkanının onayladığı ve birçoğu yargı denetiminden geçmiş olan atamaları belli bir amaca matuf “kadrolaşma” olarak sunmak, hukuk devleti anlayışı ve iyi niyetle bağdaşmamaktadır.
Sonuç olarak, önceki iktidarlarla karşılaştırıldığında AK PARTİ iktidarının kamu kurumlarına yönelik bir kadrolaşma politikasının olmadığı bir gerçektir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının partimizin kadrolaşmaya gittiği yönündeki iddialarını destekleyecek en ufak bir delil dahi yoktur. Dolayısıyla bu iddialar tamamen afakidir.
19) İçki yasağının yaygınlaştırılması ile ilgili iddialar (İddianame, s. 108-110), asılsızdır.
Çünkü:
a) Türkiye’de içki imalat, satış ve içilmesi yasak değildir. Sadece içki imalatı ve satışına dair belli kurallar vardır.
b) AK PARTİ, içki yasağı koyan veya içki kullanımını sınırlayan bir yasal düzenleme yapmamıştır.
c) Bizim dönemimizde içki imalatını veya satışını kısıtlayan bir düzenleme de yapılmamıştır. İddianamedekinin aksine, AK PARTİ iktidarları döneminde; 12.11.2003 tarih ve 5002 sayılı Kanunla daha önce meyhane, kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık yerler ile açık alkollü içki satılan yerlerin, okul binalarına 200 metre olan uzaklık şartı 100 metreye düşürülmüştür. Ayrıca, daha önce belediye ve mücavir alan sınırları dışında içkili yer bölgesi tespit edilemeyeceğine dair sınırlama da kaldırılmıştır (EK- 17).
d) AK PARTİ yaklaşık altı senedir merkezi yönetimde ve yerel yönetimlerin de büyük ekseriyetinde yönetimdedir. Bugüne kadar merkezi yönetimin veya herhangi bir yerel yönetimin içki yasağı getirdiği veya herhangi bir kısıtlamaya gittiğini gösteren tek bir örnek dahi yoktur. Gazetelerde çıkan birkaç asılsız haber bu gerçeği değiştirmez. Bugün Türkiye’de hiç kimse, bunun aksini ispat edemez.
e) İddia makamının, Ankara, İstanbul ve İzmir dışındaki illerde içki kullanımının sınırlandırıldığına ilişkin iddiası asılsızdır. Bunun bir tek örneği yoktur. Türkiye’de hiçbir il gösterilemez ki orada içki kullanımı AK PARTİ döneminde sınırlanmış olsun. Çünkü böyle bir yer yoktur.
f) İddianame ve esas hakkındaki görüşünde iddia makamının, alkollü içki satılması ve tüketilmesine ilişkin mevzuatta yapılan değişiklikleri, dini endişelerle ve laiklik karşıtlığıyla ilişkilendirilmesi, gerçeği çarpıtmaktır ve yanlıştır. Çünkü Anayasanın 58 inci maddesinde belirtildiği üzere, gençleri alkol düşkünlüğü, uyuşturucu madde kullanımı, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan korumak için gerekli tedbirleri almak Devletin temel görevlerinden biridir.
Nitekim idarenin haklı nedenlerin varlığı halinde içkili yerlere uyguladığı ruhsat iptali biçimindeki yaptırımların hukuka uygun olduğuna ilişkin çok sayıda yargı kararına rastlamak mümkündür. İlk derece mahkemelerinin bu yönde verdiği ve Danıştay tarafından da onanan bu kararlarda kanunda öngörülen koşullardan herhangi birini sağlamayan yerlere içki ruhsatı verilmesinin idarece iptalinde mevzuata aykırılık bulunmadığı açıkça belirtilmektedir. (Danıştay 10. Dairesinin bu yöndeki bazı kararlar için bkz. E. 1984/2783, K. 1986/1338, K.T. 29.5.1986; E. 1982/1970, K. 1983/1184, K.T. 18.5.1983; E. 1988/2465, K. 1990/2622, K.T. 19.11.1990; E. 1995/672, K. 1997/786, K.T. 10.3.1997; E. 1997/394, K. 1998/510, K.T. 4.2.1998; E. 1994/7751, K. 1996/1189, K.T. 6.3.1996; E. 1982/2271, K. 1983/2323, K.T. 16.11.1983; E. 1994/1396, K. 1995/4077, K.T. 4.10.1995).
20) “Cemaat” kavramının yasalara ilk defa girdiği iddiası(İddianame, s. 110-111), asılsızdır (EK-18).
Çünkü:
a) Ayrıca “Cemaat” kavramı 1961 tarihli Vergi Usul Kanununun 10 ve 94 üncü maddelerinde de geçmektedir.
b) 03.06.1949 Tarih ve 5422 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu 1’inci maddesine 3239 sayılı kanunun 71’inci maddesiyle eklenen bent ile “Bu kanunun tatbikatında sendikalar dernek; cemaatler vakıf hükmündedir.” (m. 1) düzenlemesinde de “cemaat” kavramına yer verilmiştir.
c) AK PARTİ döneminde; 13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun “Mükellefler” başlıklı 2. maddesinde bu konuda bir değişiklik yapılmamış; sadece maddede geçen “Tatbikatında” kelimesi yerine “Uygulamasında”, “Hükmündedir” kelimesi yerine de “Sayılır” ibareleri konularak kelimeler bir nevi günümüz Türkçe’sine uyarlanmıştır.
c) Kaldı ki vergi hukuku tekniği açısından bu maddelerdeki “Cemaat” kavramı, iddia makamının iddia ettiği gibi “Tarikatları” değil, Türkiye’nin taraf olduğu bazı uluslararası antlaşmalarda bahsi geçen “Dini azınlıklara ait cemaatleri” ifade etmektedir. Düzenleme de; bu cemaatlere ait ticari işletmelerin vergileriyle ilgilidir.
21) Devlet Planlama Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı hazırlıkları kapsamında oluşturulan “Gelir Dağılımı ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu” taslak raporunda, “zekat” sisteminin özel kurum ve teşkilatına kavuşturulması, bu amaçla “Zekat Mağazalar Zinciri” oluşturulması önerisinde bulunulduğu iddiası (İddianame, s. 110), asılsızdır (EK-19).
Çünkü:
a) AK PARTİ Hükümetlerinin böyle bir çalışması ve önerisi olmamıştır.
b) Devlet Planlama Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı hazırlıkları kapsamında oluşturulan “Gelir Dağılımı ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu” taslak raporu yayınlanmıştır. Bu raporda “zekat” sisteminin özel kurum ve teşkilatına kavuşturulması, bu amaçla “Zekat Mağazalar Zinciri” oluşturulması önerisi yoktur.
c) Bu hususu, komisyonun bir üyesi dile getirmiş; ancak komisyon tarafından kabul görmeyip reddedilmiştir. Komisyon üyesi birinin sunduğu öneriyi AK PARTİ aleyhine delil olarak sunan iddia makamının, komisyonun öneriyi reddetmiş olmasına değinmemesi ve bunu da AK PARTİ lehine delil olarak kullanmaması, açık bir çelişkidir.
d) Ayrıca Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı da, kamuoyunda çıkan yanlış haberler üzerine, bir basın duyurusu ile yanlışlığı düzeltmiştir.
22) Adana milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat, Profesör Dr. Ergun ÖZBUDUN ve Mardin milletvekili Cüneyt YÜKSEL’in ABD’de Anayasa Taslağının tanıtımı için Fetullah Gülen’in himayesindeki bir kuruluşun düzenlediği konferanslara katıldıkları iddiası (İddianame, s. 100-101) asılsızdır (EK-20).
Çünkü, Dengir Mir Mehmet FIRAT, Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN ve Mardin milletvekili Cüneyt YÜKSEL, Fethullah Gülen’in himayesindeki bir kuruluşun davetlisi olarak değil, bizzat Colombia Üniversitesi’nin davetlisi olarak ABD’ye gitmiştir.
23) AK PARTİ’nin “sistemi tartışmaya açtığı”, “Bu tartışma nedeniyle toplumun ayrıştığı ve kamplara bölündüğü” iddiası (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü, s. 5), asılsızdır.
Çünkü:
AK PARTİ, hiçbir zaman sistemi tartışmaya açmamıştır. Yaklaşık altı senedir iktidarda olan AK PARTİ sistemi tartışmaya açmış olsaydı bunu sadece iddia makamı değil, herkes duyar ve bilirdi. Açılmamış ve yaşanmamış bir tartışmadan insanların ayrışıp kamplara bölünmesi de mümkün değildir.
Eğer iddia makamının bundan maksadı; yeni bir Anayasa yapılması gerektiğini vurgulamak ve bu konuda çalışma yapmak ise, bu, sistemi tartışmaya açmak değildir. Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya ihtiyaç duyduğu, herkes ve her kesim tarafından dile getirilen ve üzerinde çalışmalar yapılan bir konudur. Nitekim TÜSİAD 1992’de yeni bir Anayasa önerisi çalışması yaptırmış ve kamuoyu ile paylaşmıştır. 1993’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nın aldığı inisiyatifle bütün siyasi partiler (ANAVATAN, CHP, MHP, SHP, DYP ve diğerleri) yeni Anayasa önerilerini Meclis Başkanlığına sunmuşlardır. Bunlar Meclis arşivlerinde mevcuttur. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği 2000 senesinde yeni bir Anayasa önerisi hazırlatmış ve kamuoyu ile paylaşmıştır. Türkiye Barolar Birliği 2001 ve 2007’de iki adet Anayasa önerisi hazırlatmış ve kamuoyu ile paylaşmıştır. En son geçen hafta TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan YALÇINDAĞ, yeni bir Anayasa’ya ihtiyaç olduğunu ve bunun için de müşterek bir konvansiyon kurulması gerektiğini ifade etmiştir. Bütün bunlar, bilinen şeylerdir. Bu kadar farklı kesim Anayasa çalışması yaparken, onları sistemi sorgulamakla itham etmeyip AK PARTİ’yi sistemi sorgulamakla itham etmek, subjektif bir yaklaşımdır. Kaldı ki AK PARTİ’nin hazırlattığı ve ancak kamuoyuna henüz açıklanmamış taslakta Anayasa’nın 1,2,3,4, 24 ve 174’üncü maddeleri aynen korunmaktadır.
24) AK PARTİ’nin “İlgili İlgisiz her konuda dini inançları referans göstererek, bireylerin laik olamayacağını savunarak, laik inanca sahip olanları dinsizlikle eşdeğer tutmak suretiyle toplumda laik-antî laik bir kamplaşma yarattığı” iddiası (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü, s. 5), asılsızdır.
Çünkü:
a) AK PARTİ veya üyelerinden hiç kimse, hiçbir konu veya olayla ilgili dini referans göstermemiştir. Bu yönde başta Genel Başkanımız olmak üzere hiçbir partimiz üyesinin bırakın bir cümlesini tek bir kelimesi dahi yoktur.
b) AK PARTİ Meclis Grubunun desteği ile başta Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Kabahatler Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanun, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Kanunu, İş Kanunu, Karayolu Taşıma Kanunu, Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev Ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun, Dernek Ve Vakıfların Kamu Kurum Ve Kuruluşları İle İlişkilerine Dair Kanun, Basın Kanunu, Büyükşehir Belediyesi Kanunu, Belediye Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu, Nüfus Hizmetleri Kanunu, Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Yön Ve Kapsamına Dair Kanun, Milletlerarası Özel Hukuk Ve Usul Hukuku Hakkında Kanun Ve Tanık Koruma Kanunu gibi temel yasalar olmak üzere yüzlerce kanunun yasalaşmasına katkıda bulunmuştur.
AK PARTİ Meclis Grubunun katkılarıyla çıkarılmış hiçbir kanunda, dini referanslı düzenlemeler yapılmamıştır. İddia makamı dahil hiçbir kimse bunun aksini ispat edemez.
c) AK PARTİ’nin hiçbir yetkili organı veya hiçbir parti üyesi; “laik olduğunu söyleyen bireyleri dinsizlikle eş değer tutan” bir anlayışın veya bir kabulün veya bir iddianın hiçbir zaman sahibi olmamıştır. Bu yönde partimize isnat edilebilecek hiçbir eylem veya beyan yoktur.
Partimiz hakkında böylesine ciddi bir iddiayı dile getiren iddia makamının, iddiasını destekleyen delil göstermesi gerekirken hiçbir delil göstermemiştir. Delilsiz itham, hukuk devletinin kabul etmediği ve reddettiği bir yöntemdir.
25) AK PARTİ’nin “Laikliğin meşruiyetinin ve uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları” (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü, s. 11) içinde olduğu iddiası, asılsızdır.
Çünkü AK PARTİ, hiçbir zaman laiklik ilkesinin meşruiyetini tartışmaya açmamıştır. Laiklik ilkesini referanduma sunalım şeklinde hiçbir AK PARTİ üyesi veya yetkili organının beyanı yoktur. İddia makamı, bu kadar önemli bir iddiayı dile getirirken; AK PARTİ yetkili organları veya herhangi bir üyesinin bu yönde bir açıklamasını iddianamsine koyması veya esas hakkındaki mütalaasına eklemesi gerekmez miydi? Elbette gerekirdi. Ancak bu yönde hiçbir delil sunmamış ve sunamamıştır. Çünkü böyle bir beyan ve irade hiçbir zaman AK PARTİ’de olmamıştır. İddia makamının, olmayanı var göstermesi de mümkün değildir.
B- BAZI İDDİALAR OLUŞTURULMUŞTUR
İddia makamı bazı iddiaları oluşturmuştur. Örneğin:
1) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 7 numaralı iddia (İddianame, s. 28-29), iddia makamı tarafından oluşturulmuştur (EK-21).
Çünkü iddia makamının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a izafe ettiği tırnak “…” içindeki beyanlar, iddianın ekinde gösterilen hiçbir belgede bir bütün olarak yer almamaktadır. Burada iddia makamı, değişik gazetelerdeki haberleri parçalayıp kendisine göre birleştirerek ve hatta cümleler arasındaki öncelik ve sonralığı da değiştirerek yepyeni bir metin oluşturmuş ve bu metni Başbakan’a izafe etmiştir. Şöyle ki:
a) Ekte sunulan delillerden sadece Yeni Şafak ve Milliyet.com.tr.’nin haberi konuyla ilgilidir. Sabah 17.9.2005 - Erdal Şafak “Baykal’la yararlı bir ufuk turu” başlıklı haberin, Başbakanla hiçbir ilgisi yoktur. İddia makamının kurduğu ilgi de tarafımızdan tespit edilememiştir.
b) Bu haber metinleriyle iddianame karşılaştırıldığında; Milliyet.com.tr.’deki haberin ilk cümlesi “Herkesi yaratan Allah’tır. Ayrıma ne gerek var? Üst ortak paydada birleşerek el ele vereceğiz.” iken, iddianamede “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” biçimine dönüştürülmüş – böylelikle metindeki “Herkesi” ibaresi “Hepimizi” şeklinde değiştirilirken, üçüncü cümlenin başına metinde yer almayan “O” zamiri eklenmek suretiyle Allah ortak paydanın öznesi kılınmıştır. Oysa iddia makamının dayandığı haber metinleri okunduğunda, üst ortak paydanın öznesinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olduğu açıktır.
c) “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” cümlesi haberde, metnin ilk cümlesi olduğu halde, iddianamede son cümle olarak yer almıştır.
Böylece iddia makamı, Başbakana ait metindeki cümlelerin bir kısmını takdim tehir ederek, metne bazı kelimeler ve bir zamir ekleyerek, açıklamanın anlamını farklılaştırmıştır.
d) Kaldı ki Başbakan, bugüne kadar yaptığı hiçbir konuşmada “Din üst kimliktir.” şeklinde veya bu anlama gelecek bir beyanda bulunmamıştır. Sadece dinin birleştirici vasfına vurgu yapmıştır. Ama Başbakanın, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bizi birbirimize bağlayan üst kimliktir.” biçiminde ve anlamında sayısız açıklamaları vardır.
2) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 19 numaralı iddianın (İddianame, s. 36)belli bölümleri, belli metinlerde; diğer bölümleri, başka metinlerde yer almasına karşın, derleme yoluyla iddia makamınca, sanki Başbakan konuşuyormuş gibi ona izafe ettiği “Özgün” bir metin oluşturulmuştur (EK-22). Buna tam bir delil tasnii denir. Nitekim 19 numaralı ekte birinci sayfa olarak yer alan 09.05.2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden herhangi bir pasaj alınmamış, yine ekte 2 nolu sayfa olarak yer alan 09.07.2005 tarihli Milliyet Gazetesinin sondan ikinci paragrafı aynen alınmış, bu alıntı, ekte üçüncü sayfada yer alan metinden birbirini izlemeyen pasajlar üç nokta konmaksızın ve birbirini izliyor görüntüsü içinde iddianameye dercedilmiştir.
3) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 31 numaralı iddianın (İddianame, s. 41-42) başında yer alan ve siyah harfler yazılı olan;”İngiltere, ağırlıklı olarak Hıristiyan ülke olmasına karşın kamu kurumlarında başörtülü insanların çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında başörtülü çalışılamadığını,…” ibarelerinden oluşan cümleler, Başbakana ait değildir(EK-23)
Bunlar, programdaki bir katılımcının Başbakana sorduğu soruda kullandığı cümlelerdir. Nitekim bu husus Anadolu Ajansı tarafından verilen haberde ; “Başbakan Erdoğan, İngiltere ağırlıklı olarak Hıristiyan ülke olmasına rağmen kamu kurumlarında başörtülü insanların çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında başörtülü çalışılamadığını ifade eden bir katılımcının, bunu insan hakları bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine, başörtüsü konusunun bir insan hakkı olduğunu söyledi.” biçiminde yer almıştır. Doğrusu da budur. Hem gazete haberleri ve hem de programın CD’si bunun delilidir. Ayrıca iddianamede siyah harflerle yazılı bu cümlelerin içinde “… İfade eden bir katılımcının, bunu insan hakları bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine” ibarelerinin bulunduğu, hem ekte yer alan 29 Ekim 2005 tarihli Milliyet Com. tr., hem 28 Ekim 2005 tarihli Hürriyet Gazetesi ve hem de 29.10.2005 tarihli Star Gazetesi’ndeki haberlerden de anlaşılmaktadır. İddia makamının dayandığı bu deliller de, iddia makamını tekzip etmektedir. Bu açıklığa rağmen iddia makamının, Başbakana ait sözlerin, bizzat Başbakan tarafından sarf edilmiş gibi göstermesini, hukukla, Anayasa ile veya herhangi bir yasaya uygunlukla izah etmek mümkün değildir.
İddia makamı, Başbakanın söylemediği sözleri o söylemiş gibi göstermek suretiyle oluşturulmuş bir delille, Başbakanın kamuda başörtülü çalışmayı savunduğunu ispat edemez. Çünkü:
a) Başbakanın böyle bir açıklaması yoktur.
b) Bunun dışında da başka yerde veya zamanda yapılmış bir açıklaması da yoktur.
c) Aksine Başbakanın başörtülülerin kamuda çalışması gerekmediğini ifade eden sözleri vardır. Örneğin iddia makamının, Başbakanın ve AK PARTİ’nin aleyhinde kullandığı 13 numaralı iddiada Başbakan; “Özel üniversitelerde türbanla eğitimi serbest bırakalım. Devlette görev verilmesin. Özel sektörde çalışsınlar.”(İddianame, Başbakan hakkındaki 13 numaralı iddia, Sayfa: 33) demiştir. Bu da, iddia makamını tekzip etmektedir.
d) Yukarıda belirtildiği üzere, bu iddianın dayanağı delillerde (EK-31)de böyle bir şey yoktur. Aksine bu deliller, iddia makamını tekzip etmektedir.
C- ADLİ YARGILAMA VEYA ADLİ SORUŞTURMA SONUCU VERİLMİŞ KARARLAR DİKKATE ALINMAMIŞTIR
Anayasa’ya göre; “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” (Anayasa, m. 38/4) Anayasa ve yasalarımız, suçüstü yakalanan bir kişiye dahi, suçluluğu kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabit olmadıkça, suçlu denilmesini yasaklamaktadır.
Hukukumuzda mahkeme kararları, herkes için bağlayıcıdır. “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”(Anayasa, m. 138/4) Bu anayasal açıklığa rağmen iddia makamının; suçsuzluğu hükmen sabit olan veya beyanlarının iddia makamının iddia ettiği anlamda olmadığı kesinleşmiş mahkeme kararı veya adli soruşturma sonucu verilen kesinleşmiş kararlarla sabit olan kişiler hakkındaki kararlara itibar etmemesi ve bu kararlara konu eylem veya beyanları iddianameye alması, hukuk devletinin bir gereği olan hukuki güvenliği ortadan kaldırmaktadır.
1) HAKKINDA KESİNLEŞMİŞ MAHKEME KARARI OLAN İDDİALAR
a) Niğde Ulukışla İlçe teşkilatı il genel meclisi üye adayları Ali Uğurlu, Kamil Ünal, Mustafa Burna ile ilçe belediye başkan adayı Ali Tekin hakkında, 2004 yerel seçimlerinde kullandıkları “İktidarla el ele-84 yıllık karanlığa son” (İddianame, s. 103) sözlerini içeren slogan nedeniyle, Ulukışla Cumhuriyet Başsavcılığı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen tahkir ve tezyif suçundan dolayı yargılanmaları ve cezalandırılmaları” istemiyle Ulukışla Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır.
Yapılan yargılama sonucunda Niğde Ulukışla Asliye Ceza Mahkemesi, “…tüm dosya kapsamından “İktidarla el ele 84 yıllık karanlığa son” sloganı ile sanıkların amacının ilçenin geri kalmışlığını ifade ederek, hem mensubu oldukları ve iktidarda bulunan siyasi partinin kendilerine sağlayacağı kolaylıklardan faydalanarak ilçeye daha iyi hizmet edeceklerini ifade etmek, bu suretle oy toplamak, hem de 2004 yılına kadar ilçede görev yapmış olan yerel yönetimleri eleştirmek olduğunun anlaşıldığı, açıklanan tüm bu nedenlerle sanıklarda suç kastının, dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinin alenen tahkir ve tezyif kastının bulunmadığı, aksi yönde, her türlü şüpheden uzak, somut, kesin ve inandırıcı delil de bulunmadığından, mahkememizce tüm sanıkların 5271 sayılı ceza muhakemesi kanunun 223/2-c maddesi uyarınca müsnet suçtan ayrı ayrı olmak üzere beraatlerine karar vermek gerekmiştir.” demek suretiyle, bu kişilerin beraatine karar vermiştir. (Ulukışla Aliye Ceza Mahkemesi 26.07.2005 tarih ve 2004/93 E. ve 2005/138 K.) Bu karar da kesinleşmiştir(EK- 24).
b) Dinar Belediye Başkanı Mustafa Tarlacı’nın 2005 yılı ramazan ayında teravih namazı kıldırdığı iddiası (İddianame, s. 103), Dinar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturulmuş ve sonuçta “Özel işaret ve kıyafetleri usulsüz kullanma” suçu nedeniyle cezalandırılması istemiyle Mustafa Tarlacı hakkında Dinar Sulh Ceza Mahkemesine dava açılmış ve yapılan yargılama sonucunda Mustafa Tarlacı beraat etmiş ve kesinleşmiştir (Dinar Sulh Ceza Mahkemesinin 13.03.2007 tarih ve 2006/203 E.. , 2007/86 K. İle) (EK-25)
c) AK PARTİ Ankara İl Gençlik Kolları Başkanlığının, 2006 yılı ramazan ayında iftar çadırı açtığı ve çadırın üzerinde 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanununun 87. maddesine aykırı olarak “Hoş geldin Ya Şehr-i ramazan”, “Adalet ve Kalkınma Partisi”, “Gençlik Kolları”, “Her şey Türkiye için”, “Adalet ve Kalkınma Partisi Gençlik Kolları Ankara İl Başkanlığı İftar Çadırı” yazıları ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin amblemi ve genel başkanının dört ayrı fotoğrafı bulunduğu” iddiası (İddianame, s. 105), adli tahkikat ve adli yargılamaya konu olmuştur.
Bu iddiaya konu olayın soruşturulması sonucu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Yasasının 117’inci maddesini ihlal ettiği iddiasıyla, AK PARTİ Ankara İl Gençlik Kolları Başkanı Orhan Yeğin hakkında Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açmıştır.
Yapılan yargılama sonunda Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi; “… 2820 Sayılı Yasa’nın 87. maddesinde “Siyasi partiler devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamaz.” hükmü yer almaktadır.
Bu açık hükümden anlaşılacağı gibi maddede geçen eylemlerin suç sayılıp aynı yasanın 117. maddesi uyarınca yaptırım altına alınabilmesi için anılan eylemlerin siyasi partilerin yetkili kuruluşları ve kişileri tarafından gerçekleştirilmiş olması gerekir.
Somut olayda sanığın Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara İl Başkanlığı Gençlik Kolları İl Başkanı olduğu sabitse de Adalet ve Kalkınma Partisini temsil yetkisi bulunmamaktadır.
Öte yandan parti yetkililerinin sanığa talimat verdiği de belirlenememiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisini temsil yetkisi bulunmayan sanığın anılan parti adına hareket edemeyeceği gözetildiğinde kurduğu çadır üzerine yazdığı yazılar ile astığı fotoğrafların kendi kişisel görüşlerini yansıtacağı açıktır.
Bu durumda sanığın eyleminin suç oluşturmayacağının kabulü gerekir.
Çünkü yüklenen suçun oluşabilmesi için eylemin siyasi partiler veya siyasi partilerin yetkili kurulu tarafından veya talimat üzerine gerçekleştirilmesi gerekir.
O halde sanığın saptanan eyleminde yüklenen suçun yasal unsurları bulunmadığının kabulü ile buna göre uygulama yapılmalıdır.
Öyle ise dosyada var olan delillere itibar edilerek sanığın yasal unsurları itibariyle oluşmayan yüklenen suçtan beraatine karar verilmelidir.” (Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Esas No: 2006/366; Karar Tarihi: 08.05.2007; Karar No: 2008/152) gerekçeleriyle Orhan Yeğin’in yasal unsurları itibariyle oluşmayan yüklenen suçtan oybirliği ile beraatine karar vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir (EK- 26).
2) HAKKINDA KESİNLEŞMİŞ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI KARARI OLAN İDDİALAR
a) Adana eski milletvekili Abdullah Çalışkan’ın içinde “yeşil devrim” ifadeleri geçen konuşması (İddianame, s.90-91) nedeniyle Adana Cumhuriyet Başsavcılığı, adli soruşturma başlatmış ve yaptığı soruşturma sonunda; yapılan konuşmada suç unsuru bulunmadığı, düşünce ve düşünceyi açıklama hürriyeti kapsamında olduğunu tespitle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir(EK- 27).
b) 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı ve “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanan “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşmasındaki “…Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum… “(İddianame, s. 75-76) ifadeleri nedeniyle Ömer Dinçer’in hakkında, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından adli soruşturma başlatılmış ve soruşturma sonucunda; “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade Özgürlüğü’ başlığını taşıyan 16. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği belirtilmiş, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da açıkça şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır. Suç ihbarı dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli derginin Güz/1995 tarihli 12. sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak değerlendirilmesi neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç işlemeye tahrik içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle, TCK’ nun 146/2, 311, 312/1–2 maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının oluşmadığı anlaşılmakla; müsnet fiillerle ilgili olarak sanık hakkında takibat yapılmasına mahal olmadığına…” karar verilmiş ve bu karar da kesinleşmiştir (Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı 07. 06. 2004 tarih 2004 / 128 Esas 2004 / 23 Karar sayılı kararı) (EK- 28) .
Kesinleşmiş bu adli karara rağmen iddia makamının, Ömer Dinçer’in şahsına dönük eleştiri sınırını aşan yazılar ve sözler nedeniyle açtığı ve ilk derece mahkemesince de kabul edilen manevi tazminat davası kararı hakkında Yargıtay tarafından verilen bozma kararının gerekçesinde yer alan bir cümleden hareketle bu kararı delil olarak sunması da hukuka aykırıdır.
c) “2006 Yılı ramazan ayında Eyüp Sultan Cami bahçesine kurulan ramazan çadırına 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 87. maddesine aykırı olarak ismini ve sıfatını içeren afişler astırttığı ve tutanak tutulduğu” (İddianame, s. 104) iddiası ile ilgili olarak Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç hakkında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatmış ve soruşturma sonucunda; “13.10.2006 tarihinde müsnet suçun işlendiği iddia olunan Eyüp Sultan Camii Bahçesinde kurulu ramazan çadırında yapılan tespit ve çekilen fotoğraflarda çadırın içinde ve dışında bulunan pankart ve duvarda asılı resimlerin içeriğinde bir siyasi parti ile ilişkiyi gösteren herhangi bir bulgunun tespit edilmediği, bu hususun aynı tarihte düzenlenen tespit tutanağı ile imza altına alındığı. bu nedenle siyasi partiler yasasının 117’inci maddesinin uygulanmasını sağlayacak herhangi bir işlemin yapılmadığı”nı tespit etmiş ve “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” vermiştir (Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26.03.2008 tarih ve 2006/23252 soruşturma no ve 2008/3699 karar). Bu karar da kesinleşmiştir (EK-29).
d) “Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof Dr Hamdi Döndüren tarafından yazılan ‘Delilleriyle Aile İlmihali’ isimli kitabın dağıtıldığı” (İddianame, s. 104) iddiası nedeniyle Tuzla Belediye Başkanı Mehmet Demirci hakkında, Tuzla Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatmış ve soruşturma sonucunda “Kovuşturmaya yer olmadığına” karar vermiştir (Tuzla Cumhuriyet Başsavcılığı, 12.03. 2007 tarih, Soruşturma no: 2006/20083, Karar: 2007/576) (EK-30).
e) “Silivri Belediyesince 2006 yılında belediye adına özel olarak bastırılan ve M.Ertuğrul Düzdağ tarafından yazılan önsözünde Atatürk’ün kişiliğine, ilke ve devrimlerine ağır saldırılar yapılan Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat” isimli kitabın ilçedeki tüm lise öğrencilerine bedava dağıtmak üzere belediyeye ait taşıtlarla okullara getirildiği ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünce dağıtım izni bulunmayan kitapların bir kısmının lisedeki öğrencilere dağıtımının yapıldığı” (İddianame, s. 104-105) iddiasıyla ilgili olarak, CHP Silivri İlçe Başkanı Mümin Tuğlu’nun şikayeti üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, iddiaya konu kitabın önsöz ve girişinin yazarı M. Ertuğrul Düzdağ ile yayıncısı Şaban KURT hakkında, adli soruşturma başlatmış ve yapılan soruşturmanın neticesinde; “…Kitabın giriş kısmında, Mehmet Akif Ersoy’un hayatı ve eserleri muhalif görüşlerine de yer verilerek anlatılmış olup, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün manevi şahsiyetine hakaret suçunu oluşturacak herhangi bir ifade ve suç unsuru da bulunmadığı kanaatine varılmıştır” denilerek şüpheliler yayıncı Şaban KURT ile yazar M. Ertuğrul Düzdağ hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş ve bu karar da kesinleşmiştir ( İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosu, 31.08.2006 tarih, 2006/31172 Soruşturma No 2006/9252-193 Karar No) (EK-31).
f) “Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, 2006 tarihinde üzerinde kartviziti ve AKP logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdığı” (İddianame, s. 105) iddiası ile ilgili olarak Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim KARAOSMANOĞLU hakkında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Soruşturma Bürosu’nun 09.10.2006 tarih ve 2006/148 sayılı yazısına istinaden Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatmış, soruşturma sırasında 22.01.2007 tarihli açma tutanağı başlıklı yazıda; “İl Müftülüğü tarafından gönderilen çantanın bir yüzünde Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yazdığı, İzmit Saat Kulesi resmi olduğu ve ayrıca belediye web sayfası adresinin yazılı olduğu, diğer yüzünde aynı hususların İngilizce yazılı olduğu, herhangi bir siyasi partinin ilgisine rastlanmadığı, içinde bulunan kartvizitin ise Kur’an-ı Kerim kapağına yapıştırılmış vaziyette olduğu ve Büyükşehir Belediye Başkan İbrahim Karaosmanoğlu’nun kartviziti olduğu, herhangi bir siyasi partinin işaretinin olmadığı” (EK-32). açıkça ifade edilmiştir.
Ayrıca Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı, iddia makamının dayanağı basında çıkan asılsız haberleri tekzip etmiştir. Noter ihtarı ve Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesinin 26.12.2006 tarih ve 2006/1275 D. İş Tekzip Kararına rağmen tekzipleri yayınlamayan Güngör Arslan ve Azime Telli hakkında şikayette bulunmuş, Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılamada, sanıkların yayınlanmasına karar verilen tekzip metnini usulüne uygun yayınlamamak suretiyle basın kanununa aykırı davrandıkları gerekçesiyle ayrı ayrı adli para cezasına çarptırılmış ve tekzip metninin de trajı 100000’in üzerinde olan iki gazetede yayımlanmasına karar verilmiştir (Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesi, Dosya No: 2007/68, Karar Tarihi: 26.09.2007, Karar No: 2007/312) (EK-33).
Sonuç olarak; kesinleşmiş adli yargı kararlarına uymak ve bunları doğru kabul etmek Anayasa’nın (Anayasa, m. 38/4, m. 138/4) ve hukukun evrensel ilkelerinin gereği olduğu halde iddia makamının bu kararlara uymaması ve subjektif bir yorumla bu kararları etkisizleştirmesi, Anayasa, hukuk ve hukukun evrensel ilkelerine açıkça aykırıdır.
D- TEKZİP EDİLEN HABERLER VE YORUMLAR DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
“Düzeltme ve cevap hakkı”, anayasal bir haktır. Anayasa’ya göre; “Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir.
Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının gerekip gerekmediğine hâkim tarafından ilgilinin müracaat tarihinden itibaren en geç yedi gün içerisinde karar verilir.” (Anayasa, m. 32)
Bir kişinin, hakkında basın ve yayın organlarında çıkan asılsız ve yanlış haber ve yorumları düzeltip veya tekzip edip “Bu bilgi yalandır, yanlıştır, eksiktir, çarpıtılmıştır veya doğrusu şudur.” diye düzeltme ve cevap hakkını kullanması halinde, aksi hukuken sabit oluncaya kadar bunun doğruluğunu kabul, hukuk devletinin (Anayasa, m. 2) gereğidir.
Buna rağmen iddia makamı tarafından;
1) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; dinin birleştiriciliğine vurgu yapan konuşması (İddianame, s. 28), kimi siyasiler ve basın yayın organları tarafından çarpıtılarak verilmesi üzerine, basın ve yayın organlarında çıkan haberlerin gerçek dışı olan kısımlarını tekzip etmiş, yanlış anlaşılan kısımlarını ise düzeltmiştir. Nitekim iddianamenin 28 ve 29’uncu sayfalarında yer alan 7 ve 8 numaralı iddialar, bu düzeltme ve tekzip açıklamalarını içermektedir. Bu durumda iddia makamının, tekzip ve düzeltme hakkına riayet edip, bu hakkı teminat altına alan Anayasa’ya uyup, tekzip edilen açıklamayı iddianameye almaması gerekirdi. Ama iddia makamı, hukukun ve Anayasa’nın kendisine yüklediği bu gerekliliğe uymamış, hukuken yapılmaması gerekeni yaparak hem tekzip edilen açıklamayı ve hem de bunu tekzip eden açıklamaları iddianamesine delil olarak koymuştur.
2) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Alman Weltam Sonntag gazetesine 2005 yılı Şubat ayında verdiği demeci (İddianame, s. 34),
3) 2005 yılı Kasım ayında Almanya dönüşü uçakta gazetecilerle sohbet eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Fransa’nın varoşlarında başlayan isyan eylemlerine ilişkin değerlendirmeleri (İddianame, s. 36-37),
4) 2005 yılı Kasım ayında Danimarka Avrupa Hareketi tarafından Kopenhag’da düzenlenen “Medeniyetler arası ittifak: Türkiye’nin rolü” konulu toplantıya katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın beyanları (İddianame, s. 44),
5) Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 7 Mart 2008 tarihinde partisinin Uşak ilinde düzenlediği bir toplantıdaki bir ifadesi (Ek.165) (İddianame, s. 54),
6) TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ın, 2005 yılı Nisan ayında katıldığı CNN Türk’te yayımlanan “Ankara Kulisi” programındaki açıklamaları(İddianame, s. 54-55),
7) TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ın 2003 yılı Eylül ayında, Türkiye Demokrasi Vakfı’nca Armada Otel’de düzenlenen toplantıda yaptığı “Meclis ve Demokrasi” konulu konuşma (İddianame, s. 62),
8) Mardin eski milletvekili Nihat Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonundaki açıklaması (İddianame, s. 77),
9) Yozgat milletvekili Mehmet Çiçek’in 2006 yılı Şubat ayında Star Tv’de katıldığı bir programdaki değerlendirmeleri (İddianame, s. 83-84),
10) Show TV’ de yayınlanan 17.01.2008 tarihli “ Siyaset Meydanı” isimli programda AK PARTİ Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen diyalog (İddianame, s. 95),
11) Konya milletvekili Hüsnü Tuna’nın Konya Gazeteciler Cemiyetini ziyareti sırasında söylediği sözler (İddianame, s. 96),
12) Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin’in değerlendirmeleri (İddianame, s. 97),
13) İstanbul milletvekili Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde Konrad Adaneur Vakfı’nı davetlisi olarak gittiği Berlin’de bir gazetecinin türban konusundaki sorusu üzerine yaptığı açıklama (İddianame, s. 97) ,
14) Türkiye Büyük Millet Meclisi Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Trabzon milletvekili Cevdet Erdöl’ün komisyondaki değerlendirmeleri (İddianame, s. 98-99)
15) Eyüp Belediyesi’nce, 2005 yılında ÖSYM’nin yaptığı Kamu Personeli Seçme Sınavı’yla alacağı zabıta memurları için imam-hatip mezunu olma şartı getirildiği (İddianame, s. 104),
16) Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, 2006 tarihinde üzerinde kartviziti ve AK PARTİ logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdığı (İddianame, s. 105),
17) Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman’ın, Isparta Müftülüğü tarafından düzenlenen “Hafızlık Taç Giyme Töreninde” yaptığı değerlendirmeleri (İddianame, s.106),
Konularına ilişkin haberlerin, basın ve yayın organlarında yanlış, eksik, gerçek dışı veya çarpıtılarak yer alması üzerine; ilgilileri tarafından düzeltme ve cevap hakkı kullanılarak düzeltilmiş ya da tekzip edilmiş olduğu halde delil olarak kullanılmıştır.
İlk cevabımızda, anılan tekzip ve düzeltmelerin bir kısmı, esas hakkındaki cevabımızda ise yukarıda sayılan açıklamaların tamamına ilişkin tekzip ve düzeltme metinleri Anayasa Mahkemesi’ne sunulmuştur.
Partimizin sunduğu bu tekzip metinleri karşısında iddia makamının, ya sunulan delillere itibar edip iddiasından sarfınazar etmesi ya da bunun aksini kanıtlaması gerekirken; bunların hiç birisini yapmamış, aksine; “Davalı parti genel başkan ve üyelerinin laikliğe aykırı bir beyanda bulunduktan sonra kamuoyunun tepkisi karşısında, bu beyanları inkâr etmeleri, yalanlamaları, yanlış yorumlandığını savunmaları, kullandıkları siyasal bir yöntemdir. Benzer olaylar ile birlikte değerlendirildiğinde yalanlama ve inkârların laikliğe aykırı bu söylemlerin özünü ve içeriğini değiştirmediği anlaşılmaktadır.” (İddia makamının esasa ilişkin mütalaası, s. 40) demek suretiyle; Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını hiçe saymış; Burhan Kuzu’nun açık tekzibini “İtirazda bulunmayarak zımnen benimseme”, Fatma Şahin’in tekzip ve düzeltmesini “içeriği değiştirmediği”, Egemen Bağış’ın tekzibini ise “Soyut bir yalanlama” (İddia makamının esasa ilişkin mütalaası, s. 41-42) olarak nitelemiş ve iddialarından vazgeçmemiştir.
Anayasa’nın tanıdığı “Cevap ve düzeltme hakkına” (Anayasa, m. 32) üsteniden tekzip edilmiş veya düzeltilmiş bu iddialar, hukukun evrensel kuralları ve Anayasa gereği bir kişinin siyasi yasaklılığının ve onun üyesi olduğu partinin kapatılmasının nedeni olamaz ve bunlar hiçbir şekilde kapatma davarlında delil olarak kullanılamaz.E- AK PARTİ KURULMADAN ÖNCEKİ EYLEM VEYA BEYANLAR DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Anayasa’nın 69’uncu maddesi açıktır: İsnadın en erken başlama tarihi, partinin kuruluş günüdür. Çünkü henüz kurulmamış olan bir partiye her hangi bir isnat yapılamaz ve Anayasanın 69’uncu maddesindeki müeyyideler, işletilemez.
Bilindiği gibi Adalet ve Kalkınma Partisi, yasanın aradığı bildiri ve belgeleri İçişleri Bakanlığına vermek suretiyle (Siyasi Partiler Kanunu, m. 8) 14 Ağustos 2001’de kurulmuştur. Dolayısıyla da hak ve fiil ehliyetini de aynı gün kazanmıştır (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1, 49; Siyasi Partiler Kanunu, m. 8).
Bu nedenle, 14 Ağustos 2001 tarihinden önceki hiçbir eylem veya söylemin AK PARTİ’ye isnadı hukuken ve fiilen mümkün değildir. Fiilen mümkün değildir, çünkü ortada kendisine isnat yapılacak bir AK PARTİ yoktur. Hukuken mümkün değildir, çünkü: Hiçbir hukuk devleti, bir tüzel kişiliğin mesuliyetini, hak ve fiil ehliyeti kazanmadan önceki bir tarihe götürmez ve götürülmesine de izin vermez. Ayrıca hukuk, başkalarının bir fiilinden dolayı, bu fiille hiçbir ilişkisi olmayan kişi veya tüzelkişilerin cezalandırılmasını istemez ve buna da izin vermez.
Bu gerçekliğe rağmen iddia makamı, iddianamede ve esas hakkındaki görüşünde, neredeyse tarihteki bütün olayların muharriki ve müsebbibi olarak AK PARTİ’yi görmekte ve göstermekte ve ilgisiz pek çok kişi, olay ve açıklama ile AK PARTİ arasında ilişki kurmaktadır. Şöyle ki:
1) AK PARTİ, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulmuştur. Bu tarihten önceki hadiselerle AK PARTİ arasında ilişki kurmak ve bu olaylardan dolayı AK PARTİ’nin sorumluluğunu talep ve dava, hukuken ve fiilen mümkün değildir.
Ancak iddia makamı, tarihteki bazı hadiselerle, AK PARTİ arasında irtibat kurmaktadır. Örneğin:
a) “Emperyalizmin mandacı işbirlikçileri”,
b) “Kurtuluş savaşı yıllarında Ulusun kurtuluş mücadelesini sekteye uğratan isyanların elebaşıları din taciri molla, şıh, derviş, şeyh ve işbirlikçi mürteci zihniyet”,
c) “İşgalcilerin en büyük yerli destekçisi, ‘sivil toplum kuruluşu’ İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusu, Sait Molla isimli bir mürteci”,
d) “Mustafa Kemal’in ve tüm Kuva-yı Milliyecilerin idamına fetva veren bir diğer mürteci de Dürrizade Abdullah Efendi isimli şeyhülislam”,
e) “İrticanın kendi ulusuna ihanetleri, Kurtuluş Savaşı dönemi ile de sınırlı değildir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Şeyh Sait’ler, Derviş Vahdeti’ler İngiliz altınlarının parıltısıyla ve şeriat devieti-hilafet çığlıklanyla ayaklanmışlar, binlerce şehit kanı dökmüşlerdir.”,
f) “Yakın tarihimizde din ve mezhep kışkırtmalarıyla gerçekleştirilen Malatya,
Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas katliamları” ,
g) “İrticanın, 1946 yılında çok partili rejime geçilmesiyle birlikte bazı siyasi partiler içine sızarak faaliyetlerini sürdürmesi”,
h) “İrticanın, ilk defa 26 Ocak 1970 tarihinde bir siyasi parti olarak örgütlenerek Milli Nizam Partisi adıyla Türk siyaset sahnesine çıkması”,
ı) “Milli Nizam Partisi ve onun devamı niteliğindeki diğer parti örgütlenmeleri olan Refah Partisi ile Fazilet Partisi, laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması” (İddia makamının esasa dair görüşleri s. 3-4),
Oysaki iddia makamının dile getirdiği bu hadiselerle Ak Parti arasında hiçbir illiyet bağı yoktur.
Tarihçilerin tartışabileceği hususların, bir davada delil olarak sunulması, hukuken kabul edilemez.
2) Ak parti, hiçbir parti’nin devamı değildir. İddia makamının geçmişte kapatılmış kimi siyasi partilerle Ak PARTİ arasında ilişki kurmaya çalışması, hukuksuz ve beyhude bir gayrettir. İddia makamının; “Davalı Parti laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Fazilet Partisinde liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından kurulmuştur. Bu ekip mirasçısı olduğu laik rejim karşıtı partilerin geçmiş siyasi deneyimlerinden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına, açık bir eylem ve söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı hedeflemiştir.” (s.5) değerlendirmesi, bu gerçeği değiştirmez ve iddia makamının Anayasa ve hukukun evrensel kurallarına aykırı olan değerlendirme ve iddiasını, Anayasa ve hukuka uygun bir hale getirmez.
İddia makamının bu yaklaşımı, yanlıştır. Çünkü:
a) Ak Parti hiçbir partinin devamı değildir. Ak Parti’nin kurucuları arasında; belli partilerde veya bir partide siyaset yapanlar değil, değişik siyasi partilerde siyaset yapmış kişiler bulunduğu gibi, ilk kez siyasete giren kişiler de bulunmaktadır.
b) Ak Parti’nin başka bir partide “liderlik mücadelesi veren bir ekip tarafından kurulduğu” iddiası, Ak Parti’yi başka bir partinin devamı yapmaz. Tıpkı CHP’den ayrılan Celal Bayar ile Adnan Menderes ve arkadaşlarının Demokrat Parti’yi kurmaları, Demokrat Parti’yi CHP’nin devamı yapmadığı gibi, tıpkı CHP Genel Başkanlığı yapmış Bülent Ecevit’in DSP’yi kurması, DSP’yi CHP’nin devamı yapmadığı gibi, Ak Parti’yi kuran lider kadronun FP’de siyaset yapmış olması da Ak Parti’yi FP’nin devamı yapmaz.
c) Bir partiden ayrılmak, ayrılanlar için o parti’nin düşünce ve politikalarını benimsemediğinin, bir nevi onları reddettiğinin kanıtıdır.
d) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, defalarca, başka bir partinin devamı olmadıklarını açıkça ifade etmiştir. İşte Ak Parti Genel Başkanı’nın o açıklamalarından birisi: “Biz, dine dayalı bir parti değiliz, başka partilerin devamı da değiliz.” “Biz, herhangi bir partinin devamı değiliz. Din eksenli siyasi bir parti de değiliz. Biz insan eksenliyiz.”
3) Hukuk devletinde, her hangi bir parti üyesinin, partinin kuruluşundan önceki beyanları partiye isnat edilemez. Bu beyanların, partinin kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basınca –Konuşmayı yapanın iradesine rağmen - yayınlanması dahi aynı ilkeye tabidir. Kaldı ki yıllar önce yapılmış konuşmaların, konuşmayı yapanın iradesi dışında yeniden yayınlanması, bu konuşmaları bugün yapılmış konumuna da getirmez.
Buna rağmen iddia makamı, partimiz üyelerinden bazılarının AK PARTİ kurulmadan önceki beyanlarını da delil olarak kullanmıştır:
a) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 12 numaralı iddianın (İddianame, s. 31) birinci kısmı (12 a-); RP İstanbul İl Başkanı olduğu 1994 yılında Refah Partisi’nin Ümraniye İlçe Örgütü’nün yeni hizmet binasının açılış töreninde yaptığı iddia olunan konuşma ile nerede ve ne zaman yapıldığı belli olmayan geçmiş tarihli konuşmalardan, ikinci kısmı (12 b-) ise AK PARTİ’nin kurulmasından sonraki beyanlardan oluşturulmuştur.
AK PARTİ’nin kuruluşundan yıllarca önce yapıldığı iddia edilen bu konuşmanın, AK PARTİ’ye isnadı mümkün değildir. Çünkü hem o tarihte Ak PARTİ yoktur ve hem de Recep Tayyip Erdoğan Ak PARTİ üyesi değildir.
12 b-’de yer alan açıklamada Başbakanın; “Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem bugün de oyum, değişmem, değişmedim.” sözlerinde geçen “Değişmedim” kelimesinden hareketle iddia makamının; AK PARTİ’nin kuruluşundan yaklaşık yedi sene önce söylendiğini iddia ettiği açıklamaları bugün yapılmış sayması ve öyle göstermesi, Anayasa ve hukukun evrensel kurallarına aykırıdır. Kaldı ki iddia makamının iddia ettiği gibi “Değişmedim” sözü, yıllar önceki konuşmaları, aynı kişi tarafından yıllar sonra konuşulmuş durumuna getirmez. Ayrıca “Değişmedim” sözünü Başbakan; “Başbakan olmasının kişisel ve aile yaşantısını değiştirmediğini, değiştirmesini gerektirmediğini, ferdi ve ailevi yaşantısının Başbakan olmadan önce nasılsa şimdi de aynen devam ettiğini ve bundan sonra da devam edeceğini” ifade için kullanmıştır. Yoksa Başbakan bu sözleri, düşünce; siyasi anlayış; dünyaya, olaylara ve ülke sorunlarına bakış ve çözüm üretme hususlarında değişmediği ve değişmeyeceği anlamında kullanmamıştır.
b) Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanı olarak atanan Kemal Öztürk’ün Mir Mahmut Rıza adıyla yazdığı “Rahmetli-Bir Garip Oğlanın Hikayesi” isimli kitap (İddianame, s. 54), anılan kişinin göreve başlamasından tam 15 sene önce yayınlanmıştır. İddia makamının, kitabın yayın tarihini belirtmeden iddianamesine alması, onu yeni yayınlanmış kılmaz.
AK PARTİ’nin kuruluşundan yıllar önce yayınlanmış bir kitaptan dolayı, AK PARTİ’nin sorumlu tutulması, Anayasa ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.
c) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, “Türkiye’de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar” adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makalesi (İddianame, s. 73-74), 1994 yılında yazılmış ve aynı yıl Türkiye Günlüğü Dergisinde yayınlanmıştır. AK PARTİ, bu tarihten yaklaşık 7 sene sonra kurulmuştur. Ayrıca bu tarihte Hüseyin Çelik de siyasetçi değildir, üniversitede görevli bir bilim adamıdır.
d) Ömer Dinçer’in 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşması (İddianame, s. 75-76), “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanmıştır. Bu tarihte AK PARTİ isminde bir parti yoktur. AK PARTİ, konuşmanın yapıldığı ve dergide yayınlandığı tarihten yaklaşık 6 sene sonra kurulmuştur. Kaldı ki 1995 senesinde Ömer Dinçer, üniversitede öğretim üyesidir ve her hangi bir siyasi partinin de üyesi değildir.
F- PARTİ ÜYESİ OLMAYANLARIN EYLEM VE BEYANLARI DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir. Söylemler, hiçbir şekilde siyasi parti kapatma nedeni değildir.
Parti üyesi olmayanların eylemleri veya söylemleri, partiye isnat edilemez. Ancak iddianamede, bazı kişilerin parti üyesi olmadığı dönemlerdeki söylemlerinin delil olarak gösterildiği ve halen parti üyesi olmayanlar hakkındaki iddiaların yer aldığı ve AK PARTİ’ye isnat edildiği görülmektedir.
1) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 12 numaralı iddianın (İddianame, s. 31) birinci kısmı (12 a-), partimizin tüzel kişilik kazanmadan yıllar önce (1994’te) yapıldığı söylenen beyanlardan, ikinci kısmı (12 b-) ise AK PARTİ’nin kurulmasından sonraki beyanlardan oluşturulmuştur.
Ak Parti’nin kuruluşundan yıllarca önce yapıldığı iddia edilen bu konuşmanın, Ak PARTİ’ye isnadı mümkün değildir. Çünkü hem o tarihte Ak PARTİ yoktur. Başbakan da Ak Parti üyesi değildir.
2) Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanı olarak atanan Kemal Öztürk, Ak Parti üyesi değildir. AK PARTİ üyesi olmayan birinin yazdığı bir kitaptan dolayı AK PARTİ sorumlu tutulamaz.
3) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AK PARTİ üyesi değildir. Abdullah Gül, 28 Ağustos 2007’de Cumhurbaşkanı seçilmiş ve Anayasa gereği aynı gün Ak PARTİ ile üyelik ilişkisi sona ermiştir. Bu nedenle, hiçbir gerekçe ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında iddianamenin 65-70’inci sayfalarında yer alan iddiaların AK PARTİ’ye isnadı mümkün değildir.
4) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, “Türkiye’de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar” adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makalesi (İddianame, s. 73-74), 1994 yılında yazılmış ve aynı yıl Türkiye Günlüğü Dergisinde yayınlanmıştır.
Makalenin yayınlandığı tarihte AK PARTİ diye bir parti yoktur ve Hüseyin Çelik de herhangi bir siyasi parti üyesi değildir.
5) Ömer Dinçer’in 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşması (İddianame, s. 75-76), “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanmıştır. Bu tarihte AK PARTİ isminde bir parti yoktur. AK PARTİ, konuşmanın yapıldığı ve dergide yayınlandığı tarihten yaklaşık 6 sene sonra kurulmuştur. Kaldı ki 1995 senesinde Ömer Dinçer, üniversitede öğretim üyesidir ve AK PARTİ diye bir parti de yoktur ve Ömer Dinçer de her hangi bir siyasi partinin üyesi değildir.
İddianamede Ömer Dinçer’e isnat edilen açıklama, 24.12.2003 tarihlidir. Bu tarihte de Ömer Dinçer, AK PARTİ üyesi değildir. Ömer Dinçer’in AK Parti üyeliği, 22 temmuz 2007’de milletvekili seçilmesiyle gerçekleşmiştir.
G- YASAMA SORUMSUZLUĞU KAPSAMINDA OLAN FAALİYETLER DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Yasama yetkisinin kullanılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu yetkisini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre kullanır (Anayasa, m. 6). Kanun çıkarmak, değiştirmek ve kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkilerindendir (Anayasa, m. 87) Kanun teklif etmeye, Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir. Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülme usul ve esasları, İçtüzükle düzenlenir (Anayasa, m. 88). Meclisin kabul ettiği kanunları, Cumhurbaşkanı onbeş gün içinde onaylar ya da bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderebilir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aynen kabul ettiği kanunlar onaylanarak Resmi Gazete’de yayınlanır. (Anayasa, m. 89). Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün şekil ve esas bakımlarından Anayasa’ya uygunluk denetimi ile Anayasa değişikliklerinin sadece şekil bakımından Anayasa’ya uygunluğunun incelenmesi ve denetlenmesi görev ve yetkisi, Anayasa Mahkemesi’ne aittir(Anayasa, m. 148).
Yasama faaliyetlerinin özgür bir ortamda yürütülebilmesi için “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.” (Anayasa, m. 83/1)
Buna rağmen iddia makamının; hükümetin Meclise kanun tasarısı sevk etmesini veya milletvekillerinin kanun teklifi vermesini ve milletvekillerinin yasalaşma süreçlerindeki konuşmalarını, iktidarın da bunları gerçekleştirecek güçte olmasını ve bunların partinin maçlarıyla örtüştüğünü belirterek, bunların AK PARTİ’ye isnat edilebileceğini iddia etmiş (İddianame, s. 26) ve bazı yasama çalışmalarını delil olarak kullanmıştır:
1) YASALAŞAN, KADÜK KALAN VE KOMİSYONLARDA BEKLEYEN KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
İddia makamı;
a) Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiği, ancak bir daha görüşülmek üzere Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi ( İddianame, s. 70-71),
b) 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce değiştirilmesi ve bu değişikliğin yürürlüğe girmiş olması (İddianame, s . 66-68),
c) Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasıyla ilgili 31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı Yasanın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesi ve bu yasanın bir daha görüşülmek üzere Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi (İddianame, s. 107),
d) 7.12.2004 günü yürürlüğe giren 5272 sayılı Belediye Kanununun 15. maddesinin 1. fıkrası “gayrisıhhi müesseseler ile umuma açık istirahat ve eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve denetlemek” görevini belediyelere, belediye sınırları dışında ise 5320 sayıl İl Özel İdaresi Kanununun 7. maddesi mucibince “İl Özel İdaresi”ne vermesi (İddianame, s. 108-109),
e) 13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun “Mükellefler” başlıklı 2. maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilerek “cemaat” kavramının yasalara girmesi (İddianame, s. 110-111),
f) Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı Kanununda değişiklik öngören kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmesi (İddianame, s. 111) ,
g) Anayasanın 10’ncu ve 42’nci maddelerinde değişiklik teklifi ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunun Ek 17’nci maddesinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmesi (İddianame, s. 112-113),
Olarak özetleyebileceğimiz kanunlaşan, kadük kalan veya halen komisyonlarda bekleyen kanun tasarı ve tekliflerini partimiz aleyhine delil olarak kullanmıştır.
2) TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ÇALIŞMALARINDA YAPILMIŞ KONUŞMALAR
Ancak iddia makamı, sadece kanunlaşan, kadük kalan veya halen komisyonlarda bekleyen kanun tasarı ve tekliflerini delil olarak kullanmakla kalmamış, ayrıca yasama çalışmaları sırasında milletvekillerinin yaptıkları konuşmaları da (Anayasa’nın 83’üncü maddesine rağmen) partimiz aleyhine delil olarak kullanmıştır. Bunlar;
a) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Meclis Grubu Genel Kurulunda (2 adet) (İddianame, s. 38; 52-53),
b) Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent Arınç’ın, TBMM’nin açılışının 86. yıldönümü, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle özel gündemle toplanan Genel Kurul’da (İddianame, s. 58-59),
c) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı Kasım ayında TBMM Genel Kurulu’nda (İddianame, s. 72),
d) Mardin eski Milletvekili Nihat ERİ ve Ankara eski milletvekili Eyüp Sanay’ın 2003 yılı Aralık ayında TBMM Dışişleri Komisyonunda (İddianame, s. 77),
e) Diyarbakır eski Milletvekili Cavit Torun’un, TBMM’nin 19.6.2003 tarihli 96. birleşiminde (İddianame, s. 79),
f) Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in, TBMM Genel Kurulu’nun 27.4.2005 günlü 90. Bileşimin 4. oturumunda (İddianame, s. 83),
g) Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinin değiştirilmesi sırasında Adıyaman Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun TBMM Genel Kurulu’nda (İddianame, s. 88),
h) Samsun eski milletvekili Musa Uzunkaya’nın, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki SHÇEK, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü ve Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın 2007 yılı bütçe görüşmelerinde (İddianame, s. 89),
ı) Samsun eski milletvekili Musa Uzunkaya’nın Plan ve Bütçe Komisyonu’nda (İddianame, s. 89),
i) Ankara eski milletvekili Eyüp Sanay’ın 2005 yılı Kasım ayında, TBMM’de (İddianame, s. 90),
j) Tokat eski milletvekili Resul Tosun’un, 2005 yılı Mayıs ayında, parti grup toplantısında AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak (İddianame, s. 92-93),
Yaptıkları konuşmalardır.
Türkiye Büyük Milet Meclisi, yasal düzenlemeleri, hem şekil ve hem de esas bakımından Anayasa’ya uygun yapmak zorundadır. Meclisin kabul ettiği bir yasal düzenlemenin Anayasaya aykırı bulunması halinde tek müeyyidesi, Anayasa Mahkemesi tarafından iptaldir. Bunun başkaca bir müeyyidesi de yoktur. Anayasa Mahkemesi, çok sayıda kanun hakkında iptal kararı vermiştir. Bir kanun tasarı veya teklifinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası veya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, siyasi parti kapatma nedeni değildir. Aksinin kabulü, Meclisin, siyasi partilerin ve milletvekilliğinin gereksiz hale gelmesi anlamına gelir.
Burada Anayasaya aykırı olan, iddia makamının; Anayasa ve İçtüzük’e uygun yasama çalışmalarından, Anayasa ve laikliğe aykırı olduğu sonucuna ulaşması, iddia makamının kendini adeta yasama faaliyetlerini denetleme yetkisiyle donatmasıdır. Ancak Bakanlar Kurulu’nun Kanun Tasarısı veya milletvekillerinin kanun teklifi vermeleri, salt Cumhuriyet Başsavcılığının değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. İddia makamı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)

Hiç yorum yok: